9 Mayıs 2011 Pazartesi
1 Nisan 2011 Cuma
SOPHİA'YLA YİYİŞMEK

Merkezde, parmağıyla gökyüzünü işaret eden ("Buralarda arama ‘ideaları’, yukarı bak") Platon. Elinde ‘Timaeus’ Yanındaki Aristoteles. Elindeki koca kitap 'Nikhomakhos’a Etik'. Platon’a nazire yaparcasına eli yukarı doğru değil de yere paralel: “Ayaklarımız yere bassın”. Platon'un sağında 6. sıradaki kirli yeşil giysili çirkin adam Sokrates. Muhtemelen mayotik-diyalektik yöntemle ahlak üzerine konuşup genç delikanlıları ayartmaya çalışıyor. Sokrates'in konuştukları, en yakınındaki Ksenophon, henüz ‘Onbinlerin Dönüşü’nü yazmamış. Onun yanındaki Antistenes, sinik (ya da 'Kynik') bir ifadeyle Sokrates'i dinliyor. Hemen yanındaki de Alkibiades. Sokrates'e aşkından, hülyalı hülyalı onu dinliyor.
En ön sırada düşünen adam Herakleitos. Bu resme vurulan ilk fırça darbesiyle bir sonrakinin yaydığı rengin aynı olmadığını düşünüyor: Pante Rei. Onun sağındaki sarı-kırmızı-mavili Parmenides, bir şeyler yazıyor. Belli ki Herakleitos'a gıcık, “Bir, bir, bir” diyor. Daha aşağıda kel kafalı sakallı ise Pithagoras, o da koca bir deftere müzik-matematik üzerine bir şeyler karalıyor. Onun sağında çaktırmadan bakıp not alan ise Empodokles. ‘Arkhe’yi dörde katlamış. Bizim bakış açımıza göre en soldakilerse Kıbrıslı Zenon ve Epiküros. “Nasıl mutlu olacağız?”ı tartışıyorlar. En ortada yere yayılmış olan Diyojenes. Sinop’tan epey uzakta. Sağ tarafta arka plandaki kırmızılar içindeki kuşkulu tip Plotinos. Harmanisinin altında ‘Enneadlar’ var. Ön tarafta öğrencilere birtakım geometrik şekilleri gösteren kel kafalıysa Öklides.
Diğerlerini bilmiyoruz.
Kavramların yumuşak bir şekilde uçuşarak sütunlarının ince kıvrımlarına konduğu Atina Okulu’nun kolay kolay fark edilmeyecek bir kuytusunda vaktiyle ben de vardım. Felsefe tarihi, filozoflarla sohbet etmek demek ve daha iyi bir kıraathane de icat edilmedi Raffaello’nun resminden beri. O yüzden sızıvermiştim bir vakitler Okula. Zaman içinde sıkıldım kalabalıktan. İlelebet de öğrenci olunmaz zaten.
Hem sonra Sophia’yı sevmek yetmiyormuş, bunu da anladım. Uzun bacaklı, takımada benli bu esmeri (‘Filozoflar Esmerleri Sever’) yemek, onunla yiyişmek gerekiyormuş.
Her yerinden öperim.
Resim: 'Atina Okulu', Raffaello, 1511
14 Mart 2011 Pazartesi
G-GÜCÜN YETİYORSA

Felsefe yapmak kavram yaratmaktır. Bunu geçelim, şimdi bir kavram üreteceğim, deyince olmuyor. Kıçını başını yırtıp düşüne düşüne yaratarak da olmuyor. Kavramın da üretilmeyi dayatması gerek. Yoksa reklamcılar hatta bazen gazeteciler pekâlâ da yeni kavramlar üretiyorlar. Nesnesine uygun mu yoksa şık durduğu için mi ürettikleri ayrı mevzu, ama ciddiye alınır olmadıkları da kesin. Felsefi mânâda…
Ama felsefe yapmak doğru soruları sorabilmektir aynı zamanda. Hani elinde mikrofonla yoldan geçene sorular sorar ya televizyon muhabiri, abuk sabuk yanıtlardan farklı bazen kayda değer bir şeyler de söyler birileri ama bir Allahın kulu da çıkıp “Bu doğru bir soru değil.” demez. Zaten soruyu soran da yanıtını bilmediği –fikrinin olmadığı- bir soru sormaz.
Hayati soruları felsefe yaparak sorabiliriz ancak da felsefe, hayatın bir boyutu olduğu için (birkaç ‘en’ mühim boyuttan biri!) hayatidir. ‘Yapabildiğimiz’ (‘yaptığımız’, ‘eylediğimiz’ bişey) için felsefe yaparız. Ve eğer ‘yapamıyorsak’, o ‘doğru soruları’ (“büyük ve çözümsüz sorular”) sorabilme gücümüz pek yok demektir. Felsefe yapmak güç gerektirir. Yapmak güç gerektirir.
Resim: 'Philosophy', Robert Lewis Reid
4 Şubat 2011 Cuma
Y-YABANCI

(…)
En mahrem ilişkiye bile bu anlamda bir yabancılık izi girer kolayca. İlk ihtiras evresinde, erotik ilişkiler her türlü genelleme düşüncesini kesinkes reddederler. Böyle bir aşk daha önce hiç var olmamıştır; sevilen kişiyle ya da o kişiye yönelik hislerimizle karşılaştırılabilecek hiçbir şey yoktur. İlişkiden bu benzersizlik hissi kaybolduğu anda araya bir yabancılık girecektir (sebep olarak mı sonuç olarak mı, karar vermek zor.). Bu ilişkide aslında sadece insanlığın genel kaderini gerçekleştirmekte olduğumuzu, daha önce binlerce kere yaşanmış bir deneyi yaşamış olduğumuzu ve tesadüfen bu kişiyle karşılaşmasaydık aynı anlamı başka birinin kazanacağını düşünmek, ilişkinin içsel değeri ve bizim için taşıdığı değer karşısında şüpheci bir tavrı da beraberinde getirir.
Ne kadar yakın olursa olsun her türlü ilişkide bu türden bir his görülüyordur muhtemelen, çünkü iki kişinin müştereken yaşadığı şey belki de hiçbir zaman sadece onlara ait değil, başka birçok şeyi, birçok benzerlik imkânını da içinde barındıran genel bir anlayışa aittir. Bu imkânların ne kadar azı gerçekleşirse gerçekleşsin ve bunları ara ara ne kadar unutursak unutalım, yine de insanlar arasına gölge gibi, her şeyi gözlerden gizleyen bir sis gibi doluşurlar; bu gölgenin de kıskançlık adını alabilmesi için katılaşıp elle tutulur bir hale gelmesi gerekir. Birçok durumda, aradaki farklardan ve anlaşmazlıklardan kaynaklanana göre daha genel, en azından daha aşılmaz bir yabancılıktır bu belki de. Benzerlik, uyum ve yakınlığa, bunların aslında tam da bu ilişkiye özgü şeyler olmadığı, daha genel bir ilişkiden –potansiyel olarak bizi de belirsiz sayıda başkasını da içine alan ve bu yüzden de sadece içsel ve münhasır bir zorunluluk sonucu deneyimlenen o ilişki imkânını önleyen bir ilişkiden- kaynaklandığı hissinin eşlik etmesinin neden olduğu bir yabancılıktır.
(…)
Georg Simmel, ‘Yabancı’, 1908
‘Bireysellik ve Kültür’, Metis Yayınları
Fotoğraf: Manuel Alvarez Bravo
F-FELEK... FELAKET

~ Ar falak فلك [#flk] 1. çıkrık, çark, 2. yıldızların döner küresi, 3. talih, baht ~ Aram pelekā פלכא çark, çıkrık (= Fen pelekum yün eğirme çıkrığı = Akad palāku dönme, çevirme )
● Feleğin çarkı deyimi ilgi çekicidir.
__________
EŞKÖKENLİLER:
Ar #flk: felek, felaket
'Türkçenin Etimolojik Sözlüğü' , Sevan Nişanyan
Resim: Pieter Bruegel, 'Dulle Griet', 1561
30 Ocak 2011 Pazar
H-HASBİHAL
FELEK İLE…
“Söyle bana nerede satılır eskimeyen kefen?” dedi, hınzır gülümsemesiyle ince dudaklarından çıkan neşeli bir sesle.
İçimden “Hmmm” dedim, “güzel soru…” Ama bekletmedim:
“Tenimden gayrı esbâb bilmem.”
Çınlayan kahkahasıyla “Hep böyle derler!” dedi, “ama ölüm geldiğinde bu kadar umursamaz olamazlar hiçbir zaman.”
“İşte” dedim içimden, “hiçbir zaman aklına ilk gelen zekice olduğunu sandığın cevabı vermeyeceksin. Reklamcılığın birinci kuralı: İlk akla gelen fikir mutlaka daha önce bulunmuştur.”
Asap bozucu. Nasıl ikna edeceksin ki umursamadığını. Üstelik Felek. Dedim ki: “İnanmayacaksın ama ben dün öldüm. Yine inanmayacaksın ama şu an ölüyorum. Ve buna kesin inanırsın –ki pozitivist bir yan seziyorum sende- yarın öleceğim.”
Gülümsedi. Hem de dostça.

“Bak dostum” dedi, “bak ama, dostum dediğime de bakma, ne yalan söyleyeyim uzun süre dost kalabileceğimizi de sanmıyorum. Bir sonraki cümleye kadar yetiyorsa dostluğum, bak dostum: Bakışın gözüme, sözün zihnime, gözyaşın yüreğime kazınmış bir ayna. Sabah kalktığında bir kez bak, sonra bir daha asla. Ta bir sonraki sabaha kadar.” Sırtını döndü sonra, sanki bu lafları o etmemiş gibi, derin derin ufka bakarak değil, boş boş bir oraya bir buraya ama bana dönmeden etrafı kolaçan etmeye.
“Dostum” dedim usulca, “dön bana” asla dönmeyeceğini bilerek.
Döndü. İmajlar ve doğal olarak onlarla bağlı önyargılar... Felek dönmez, sırtını döndüyse bir kere asla dönmez. Ama döndü.
Ve ateşli bir Akdeniz kadınını dahi üşetecek soğuk bir sesle “Hazır mısın boyun eğmeye?” dedi.
Bir tek feryat bile çıkmadı ağzımdan. Sadece içimden kısık bir “Ah zalim felek”. Ünlemsiz, vurgusuz… Reklamcılar değilse de şairler bunu bilir: İlk feryadınız mutlaka daha önce birileri tarafından haykırılmıştır.
“Söyle bana nerede satılır eskimeyen kefen?” dedi, hınzır gülümsemesiyle ince dudaklarından çıkan neşeli bir sesle.
İçimden “Hmmm” dedim, “güzel soru…” Ama bekletmedim:
“Tenimden gayrı esbâb bilmem.”
Çınlayan kahkahasıyla “Hep böyle derler!” dedi, “ama ölüm geldiğinde bu kadar umursamaz olamazlar hiçbir zaman.”
“İşte” dedim içimden, “hiçbir zaman aklına ilk gelen zekice olduğunu sandığın cevabı vermeyeceksin. Reklamcılığın birinci kuralı: İlk akla gelen fikir mutlaka daha önce bulunmuştur.”
Asap bozucu. Nasıl ikna edeceksin ki umursamadığını. Üstelik Felek. Dedim ki: “İnanmayacaksın ama ben dün öldüm. Yine inanmayacaksın ama şu an ölüyorum. Ve buna kesin inanırsın –ki pozitivist bir yan seziyorum sende- yarın öleceğim.”
Gülümsedi. Hem de dostça.

“Bak dostum” dedi, “bak ama, dostum dediğime de bakma, ne yalan söyleyeyim uzun süre dost kalabileceğimizi de sanmıyorum. Bir sonraki cümleye kadar yetiyorsa dostluğum, bak dostum: Bakışın gözüme, sözün zihnime, gözyaşın yüreğime kazınmış bir ayna. Sabah kalktığında bir kez bak, sonra bir daha asla. Ta bir sonraki sabaha kadar.” Sırtını döndü sonra, sanki bu lafları o etmemiş gibi, derin derin ufka bakarak değil, boş boş bir oraya bir buraya ama bana dönmeden etrafı kolaçan etmeye.
“Dostum” dedim usulca, “dön bana” asla dönmeyeceğini bilerek.
Döndü. İmajlar ve doğal olarak onlarla bağlı önyargılar... Felek dönmez, sırtını döndüyse bir kere asla dönmez. Ama döndü.
Ve ateşli bir Akdeniz kadınını dahi üşetecek soğuk bir sesle “Hazır mısın boyun eğmeye?” dedi.
Bir tek feryat bile çıkmadı ağzımdan. Sadece içimden kısık bir “Ah zalim felek”. Ünlemsiz, vurgusuz… Reklamcılar değilse de şairler bunu bilir: İlk feryadınız mutlaka daha önce birileri tarafından haykırılmıştır.
U-USUL USUL
YAVAŞÇA
Dolanı dolanı gelir
Ölüm yavaşça yavaşça
Kalem alıp yaz derdimi
Gülüm yavaşça yavaşça
Soyunmuyor bir dem nârım
Sevda oldu öz diyarım
Güz dedi geçti baharım
Selim yavaşça yavaşça

Garip gönlüm durmaz oldu
Gözüm ırak görmez oldu
İşe güce varmaz oldu
Etim yavaşça yavaşça
Sevdiğim bu yana bakmaz
Kaş eğip kirpiğin yıkmaz
Kırıldı kanadım kalkmaz
Kolum yavaşça yavaşça
Şu dünyaya güvenilmez
Ölmeyince kan kesilmez
Mesleki'm artar eksilmez
Zulüm yavaşça yavaşça
Mesleki
Dolanı dolanı gelir
Ölüm yavaşça yavaşça
Kalem alıp yaz derdimi
Gülüm yavaşça yavaşça
Soyunmuyor bir dem nârım
Sevda oldu öz diyarım
Güz dedi geçti baharım
Selim yavaşça yavaşça

Garip gönlüm durmaz oldu
Gözüm ırak görmez oldu
İşe güce varmaz oldu
Etim yavaşça yavaşça
Sevdiğim bu yana bakmaz
Kaş eğip kirpiğin yıkmaz
Kırıldı kanadım kalkmaz
Kolum yavaşça yavaşça
Şu dünyaya güvenilmez
Ölmeyince kan kesilmez
Mesleki'm artar eksilmez
Zulüm yavaşça yavaşça
Mesleki
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)