24 Ağustos 2011 Çarşamba

S-SENİ DAMARIMDA


Sandalın içindeki güneşten, gökyüzündeki tozdan, ağacın kırmızısından mı ay doğuyordu. Bir dudağım yerde, öteki dudağım kuyruğunda ateş gibi gidip geliyordu içimden.
“Seni damarımda, bileğimde atıyorum.”
Yıldızlar asılmıştı ağaçlara. Soğuk kandil kandil sarkıyordu. Yanımda dostların en koyusu, kadehimde sakız rakısı, dilim kekeme, elimde olta, oltanın elinde zoka, sandalda Barba Stanco, küpeştede Sivriada, yıldızlar bağrımda; dümendeyim. Motor hışır hışır hışırdıyor. Köpek sesleri geliyor dostçasına. Ağaçlar yıldızları, ağaçlar tepeleri, köpek sesleri sabahları getiriyor. Bir balık kokusu içiyorum. Bir Rum evinden midye tavası, bıyıklarımın içinden anason kokusu geliyor

‘Kalinikhta’ – Az Şekerli, Sait Faik, 1954


Resim Bilgin Hürcan

A-ANLATMA İSTEĞİ




“Yeni” Olmaktan Yılmayan Öykücü: Sait Faik

Sait Faik, öyküde gerçekleştirdiği yapısal ve içeriksel yeniliklerle, ardındaki edebiyat geleneğiyle ilişkisiz olduğu ve birinci kişi anlatıcının “anlatma isteği”yle biçimlendiği hissedilen “özgün” öykücülük anlayışıyla, öykünün yazınsal bir tür olarak önem kazanmasında büyük bir rol oynamıştır. Süha Oğuzertem, “Zarifçe Sollayan Saitçe” başlıklı yazısında, Sait Faik’in özgünlüğünü şu şekilde ifade eder: Sait Faik, görülmemiş, bilinmeyen bir öykü tarzı yaratmıştır. Bu tarz, dönemin resmen iktidar ve fiilen ihtiyar olan edebiyatını hedef alan “yeni” yazıcıların (Nâzım Hikmet, Garip, Kırk Kuşağı) eşitlikçi eğilimleriyle beslenen ortamda gelişmiştir. O ana kadar, erken modern öyküleme, “klasik” denebilecek yapıtlarını vermiştir. Sait Faik de bu tür öykülemeyi uygulamakta zorluk çekmemiştir. Ancak getirdiği yeni tarz, uygulaması olmayan ve kişisel olduğu ölçüde türleşemeyecek bir yaklaşımı ifade eder.

(...)


‘Kabuğunu Kıran Hikaye - Türk Öykücülüğünde 1950 Kuşağı’,
Jale Özata Dirlikyapan, 2010,


22 Ağustos 2011 Pazartesi

F-FİLİM HAYRİ




Film, fena rejisör değildir! Sanki dünya yüzündeki bütün sakatlıkları, namussuzlukları o düzleyecek, o namuslu edecektir. Birçok evin camları onun tarafından kırılmıştır. Evler hava alsın, içeriye biraz temiz hava girsin diye bu işi yaptığını karakolda söylemiş, imza atamadığı için parmağını kâğıda basmıştır. (…) Ben bunları sonradan öğrendim. O akşam yaptığı mühim bir şey değildi. Bir polis sordu:
“-Seninkinin evinin camlarını kırmışsın?
“-Kırarım efendim. Tabii kırarım. Karım!..
“-Karın da olsa kıramazsın ya? Karın değil. Evli misiniz?..
“-Hayır, evli değiliz, ama karım sayılır.
“-Sen sayıyorsun, tabii!
“-Ya kim sayacak?
“-Şimdi bırak onu… Kırdın mı?
“-Kırdım efendim.
“-Sebep?
“-Eve adam almış.
Genç polis garip garip baktı:
“-Alır a birader. Orası umumî ev oğlum. O da kahpe…
“-Yok efendim, orasını affedersiniz. Katiyen kabul etmem. Benim karım orospu değildir. Katiyen kabul etmem.
O zamana kadar ayakta duran, Film Hayri’yi getirmiş olan İstanbul çocuğu açıkgöz bir bekçi:
“-Doğru, memur bey –dedi-, katiyen öyle kadın değildir.
“-Anlamıyorum yahu! Kerhane be!
Bekçi de Film Hayri de bağırıştılar:
“-Olsun…
Bekçi izahat verdi:
“-Çok iyi bir kadındır. Ama bu herif çok kıskanç. Bu kadına birisi baktı mı, katiyen müşteriye çıkmaz. Eh zaruret! Herif bırakırsa ne yapacak? Namusuna namuslu kadındır.
Film Hayri:
“-Kabahat bende –dedi-. İki hafta ihmal etmiştim


'Yorgiya'nın Mahallesi', Havada Bulut, Sait Faik,1951

17 Ağustos 2011 Çarşamba

S-SEVİYORDUM BE ABİ!


Bir evden deli gibi birisi fırlıyor. Üstüme çullanıyor.

"Dostumu öldürdüm abi!" diyor, "sakla beni."

Paltomun cebini gösteriyorum. Dikişlerinden yağmur girmiş, sabahki yediğim simitin susamları kokan cebimi. Girip kayboluyor.

"İsmin ne senin?" diye sesleniyorum cebime.
"Hidayet"
"Neden öldürdün, Hidayet?"
"Seviyordum be abi!"
"Nasıl seviyordun, hidayet?"
"Deli gibi be abi! Gün onunla ağarıyordu. Ben susam helvası satarım abi gündüzleri. Cebin de mis gibi simit kokuyor abi. Gün onunla ağarır; onunla kararırdı. Bir dakkam yoktu onu düşünmediğim. Abi, rüyada gibi yaşardım. Her laf gelir gider ona dayanırdı. İnsanlar bana bir laf söylerdi. O ne cevap verebilir, diye düşünürdüm. Bir şey alacak olsam o alır mıydı acaba, derdim. Bir şey yesem içime sinmezdi. Biri yol sorsa o gösterir miydi diye kafama sormayınca ve içimde o yol göstermeyince aptal aptal bakardım. Bir güzel şey görsem ona göstermezsem, gösteremediğim için zevk alamazdım güzel şeyden"
"İsmi neydi?"
"Pakize"
"Sonra Hidayet?"
"Sora abi.. Hava kararırdı. Susam helvalarını kahveye bırakır, iki bardak şarap içmeye koşardım. Afyon mu katardı pezevenk meyhaneci nedir, içer içmez Pakize karşıma dikiliverirdi capcanlı, sıcacık."
"Sahiden mi?"
"Yok be yalancıktan, hülyadan be abi! Artık konuşur dururdum be abi."
"Sus, gelen var hidayet."

Hidayet, paltomun cebinde bir susam tanesi gibi büzüldü.
Yağmur dinmişti. Ortalık bir parça ağarmış gibiydi.
Hidayet cebimden seslendi:

"Anlatayım mı ötesini abi?"
"Anlatma, yeter bu kadarı."
"Peki abi, sustum. Nasıl istersen abi. Ama anlat beni Panco'ya emi?"
"Anlatırım Hidayet."
"Ama ötesi daha kıyak abi."
"Ötesini ben uydururum Hidayet. Sen çık cebimden. Palto da ıslandı. ikinizi birden kaldıramıyorum, yoruldum"
"Peki abi."

Cebimdeki susam pire oldu. Fatih Camii avlusunun çitlembik ağacının dibine doğru fırladı gitti. Karanlıkta bir kıvılcım, kara bir kıvılcım gibi pırıldadı.


'Öyle Bir Hikaye' - 'Alemdağda Var Bir Yılan', Sait Faik, 1954

24 Temmuz 2011 Pazar

I-I SHOT THE SHERIFF


Komançiler (Apaçiler değil, onlar delikanlı) saldırmış, Karabaş Deresi’ndeki evleri ateşe vermişler. Şerif (Bitlisli Can –Bitlisli adam Can olur mu, olmuş işte. Belki de Kürtçe bir ismi vardı da bir de Türkçesini koydular. Ha, biz ona Cons bazen de Coni diyorduk o ayrı. Yıllar sonra kalpazanlıktan 2 yıl yattı, vardı bir sosyopat hali zaten) dedi ki “Herkes silahını alsın, gelsin. Nevada’ya gidiyoruz” . Dağıldık.

Yarım saat sonra teçhizatlı vaziyette ormanda (Karabaş Camii’nin arkası. Biri incir 4-5 ağaç. Orman yani…) buluştuk. Nevada’ya gideceğiz de hava çok sıcak. Nevada dediğin yer çöl zaten. Kimse havaya girememiş belli, yarım saatte kalmış herkesin aklı. Evler de serin, ne gerek var Nevada’ya şimdi. Neyse, kimse de bozmuyor ama. Dedi ki şerif: “Komançilerden intikamımızı almayan göt olsun, hadi dağılın!”

Atladım atıma. Torbamda zeytin kara, ara da Komançi ara.

Salıpazarı’na doğru sürdüm önce, dörtnala değil ama, sadece dıgıdık dıgıdık. Amerikan Pazarı’ndan döndüm, Yolcu Salonu’nun ordan Karaköy. Kerhanenin yanından Çingene Mahallesi’ne ve tekrar ormana döndüm. Ter içindeyim. Kimse yok.

Ne gelen var ne giden. Belli ki millet Komançi arıyor, tek göt ben miyim dedim atladım atıma yeniden Boğazkesen’den yukarı. Yeniçarşı yokuşu oldu Rocky Mountains, çık çık bitmiyor. Galatasaray’dan Tünel’e doğru dıgıdık dıgıdık, yok! Etrafta ne Komançi var ne şerif Cons. Bayağı da yoruldum, atım da susamış, Kumbaracı’dan bastım, hafiften rüzgâr saçlarımda. I’m a lonesome cowbooooy! Muhittin’i gördüm, marangozda çıraklık yapıyor bu yaz sıcağında. Dedi ki onlar çoktan eve gitti

Siktiiiir.

Bundan sonra kovboy olan ibnedir dedim içimden, ki Andy Warhol da bunu teyit ediyor, gittim eve.

S-SOUL TO BARUCH


‘Ruh’ da olsa soul ‘beden’dir. Aşk, seks, acı, keyif, hüzün, öfke… bütün passion’lar sallanan bedenlerde. Shake it up baby! Hayatı olduğu gibi, kılçıksız haliyle bedenlerde kabul etmek. Önce kabul etmek, olduğu gibi. Aretha Franklin’in koca memelerinden Amy Winehouse’un melankolik kemiklerine, Wilson Picket’ın kıçyakan acı biber gırtlağından Sam Cooke’un dişlerine ruh ancak bedense eğer –ki öyledir MMMMMMMMMMMMMMMM!

29 Haziran 2011 Çarşamba

İ-İMALAT


“Beden bedendir. Tektir. Organa ihtiyacı yoktur. Beden asla bir organizma değildir. Organizmalar bedenin düşmanlarıdır.”

(...)

“Ağız yok Dil Yok Dişler yok Gırtlak yok Karın yok Anüs yok
Kendimi ben yeniden Yaratacağım”


Antonin Artaud , ‘Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin’, 1948







Desen: Antonin Artaud, 'Les Illusions de l'ame', 1946