Cennet’e giriş belgeleri verildiği halde, birtakım uhrevi bürokratlara ağza alınmayacak küfürler ettiğinden Sırat’ta bekletilen annemin hayatından, henüz o taraflara gitmek için vakti olanları bu tarafta tutmaya esinlendirecek anekdotlardır.
1943 yılının 1 Mayıs’ında İstanbul’un Tophane semtinde doğan Türkan, beş-altı yaşlarında, astım hastası olan ve “asabiyet tedavisi” gören annesinin ölümüyle üç ağabey ve babayla baş başa kalıyor. Aslında kalamıyor. Pek ilgilenen olmadığı için zamanının çoğu sokaklarda geçiyor. Üşüdüğünde de esrar tekkesi niyetine kullanılan babasının kahvesine gidiyor. “Hep duman olurdu ama ben hemen uyurdum,” diye hatırlıyor o günleri.
Okula gönderilme yaşı geldiğinde ve yetişkinler bunu ancak dokuz yaşına gelince fark ettiğinden kocaman bir kız olmaktan ve sınıfta sakız çiğnediği için kızan öğretmene küfrettiğinden Türkan’ın eğitim hayatı kısa sürüyor: Üç gün.
13 yaşına geldiğinde, herkesin “5 Numara” olarak adlandırdığı (“Nereye gidiyorsun?” sorusuna “Eve gidiyorum” değil de “5 Numara’ya” diye yanıt verilen), köşk-apartman-gecekondu karışımı evlerindeki 15-20 civarındaki "aile"den biri olan dayısının kendisine ve diğer kızlara tacizine artık katlanamayan Türkan, dayının ayakkabı dükkânına girerek yeni ayakkabıların üzerine kızlardan topladığı çişleri dökerek protestocu ruhunu güçlendiriyor.
17 yaşında, kaptan şapkasıyla çektirdiği bir fotoğrafla aklını çelen, bir gemide elektrikçi olarak çalışan bir adamla evleniyor. Bir gün sinemada seyrettikleri bir filmden pek etkilendikleri için (muhtemelen bir İtalyan filmi) birbirlerine o tarihten itibaren arkadaş anlamına gelen “amiko” diye sesleniyorlar (Çocukları da epey bir süre anne ve babalarının adlarının aynı olduğunu düşünüyor).
60’lı yıllarda bir dönem Türkiye İşçi Partisi’nin Beyoğlu ilçe sekreterliğini de yapan kocası, bir gün partinin ilçe kongresi hazırlıkları için kongrenin yapılacağı binaya erkenden gidip elektrik tesisatını kontrol etmek istiyor. Türkan’ı da yanında götürüyor. Ona sahnede mikrofunun yanında durmasını, ses kontrolü yapması için yardım etmesini söylüyor. O arada partililer de yavaş yavaş gelmektedir. Yeterli miktarda seyirci gelince havaya giren Türkan, mikrofonla seyircilere “Dalgalandım da Duruldum”u söylüyor. Rivayet odur ki şarkı o tarihten itibaren partinin gayriresmi marşı oluyor.
Müziğe ve dansa tutkun olan Türkan, aldıkları evlilik kararı aile tarafından kabul edilmeyen ağabeyinin sözlüsü dansöz Sedef İnci’yle gizlice görüşüp ağabeyini bırakmamasını istiyor. Bir yandan da Sedef’ten göbek atmanın inceliklerini öğreniyor. Bu arada evlilik kararına en şiddetli karşı çıkan kuzeni Küçük Abdullah, Türkan’ın ağabeyini bacağından vuruyor. Tabii herkes olayı örtbas etmek istiyor ama Türkan polise gidip Küçük Abdullah’ı ihbar ediyor ve sekiz ay hapis cezası almasını sağlıyor.
Birkaç yıl sonra 12 Mart darbesi oluyor. Uzun süre ortalıktan kaybolan eşini soran akraba-tanıdıklara yurtdışa gitti diyor, heyhat kendi de buna o kadar inanıyor ki eşi geri döndüğünde yurtdışından çocuklara oyuncak bile getirmedi diye kocasıyla kavga ediyor.
Bir süre sonra annesinden yadigâr astım ve “asabiyet hastalığı”yla ilk ciddi boğuşmalarını veriyor Türkan. Bu arada iki oğlu olmuştur. Büyük oğlu ilkokul birinci sınıfta teneffüsten geç geldiği için kendisini döven öğretmen yüzünden üç gün boyunca okula gidiyorum diye sokaklarda zaman geçirince, Türkan buna çok sinirleniyor ve ertesi gün okula giden oğlunun sınıfına girerek öğretmeni koridora çağırıyor. “Sen benim oğlumu nasıl döversin!” nidaları bütün okulda yankılanırken yanında getirdiği sopayla öğretmeni dövüyor.
Bir gün, küçükken onu omuzunda taşıyan, az da olsa ilgilenen tek ağabeyinin eşi ağabeyini başka biriyle aldatınca ağabeyinin evden kovduğu yengesini yanına alıyor. Tek odası olan bir evde hayat zaten yeterince zorken yengesi bir süre sonra pezevengini bıçaklamış bir kadını getiriyor. Kadın da üç gün kaldıktan sonra ikisi de gidiyor. Kısa süren bu misafirlik evdeki çocuklarda derin bir iz bırakıyor. Kadının söylediği şarkılar, yaptığı taklitler ve patates kızartmalarına doyum olmuyor. Çocuklar ne zaman Alageyik sokağının önünden geçseler ceketlerinin düğmelerini ilikleyip, saygıyla anıyorlar kadını.
Bir süre sonra hastalığı ilerleyen Türkan hastaneye yatırılıyor. Kendisine elektro-şok tedavisi uygulamak isteyen doktorlara önce makul gerekçeler sunuyor: “Ben deli değilim, asabiyim.” diyor. Psikiyatri dilinde “Psikotik değil, nevrotiğim ben” manasına gelen bu argüman kabul görmeyince, ziyaretine gelen kocasından elektrik tesisatını bozmasını istiyor ama talebi pek makul karşılanmıyor.
12 Eylül’den bir süre sonra ekonomik durumları iyice bozuluyor. Kocası da pek ortalıklarda olmadığından, arkadaşlarıyla iptidai bir teksir makinesiyle birtakım kâğıtları çoğaltan büyük oğluna ve arkadaşlarına yemekler hazırlıyor, çaylar yapıyor ve sürekli onları destekliyor: “Aferin size” diyor, “hep böyle derslerinizi çalışın.” Bir gün en çok çalıştıkları ders hakkında bir soru soruyor onlara: “Nedir bu sosyalizi, ha bire sosyalizi, sosyalizi, ne zor dersmiş bu?” Oğlu açıklıyor: “Diyelim ki komşunun iki ekmeği var, senin ise hiç yok. Komşunun bir ekmeğini alıp sana verirsek, o da aç kalmaz sen de, işte ‘sosyalizi’ bu”. Türkan bundan çok etkileniyor. Oğlu ertesi akşam eve geldiğinde bir de bakıyor ki soba yanıyor, ev sıcak. Şaşırıyor. “Kömür nereden geldi?” diye soruyor. Türkan “Sosyalizi yaptım” diyor.
Yaşının ilerlemesiyle birlikte hastalığı da ilerleyen Türkan, bir gün kolunu ileri doğru kaldırıyor ve bir türlü indirmiyor. Kolunun üzerinde oyun oynayan binlerce küçük kız çocuğunun yere düşmesini istemiyor. Ziyaretine gelen yaşlı bir akrabası “Kolunda bir şey yok, hayal görüyorsun.” diyince “Ha siktir pezevenk, sen erkeksin görmezsin tabii,” diyip akrabasını evden kovuyor.
Şimdi arkadaşlar, Türkan’la dayanışmayı güçlendirmek gerekiyor. Tabii işimiz biraz zor, bu kadar küfürbaz olmasa belki Cennet bürokratları alttan alacak ama malum can çıkar huy çıkmaz. N’apacaksınız işte… Yine de diyorum ki Türkan’lar ölür direniş ölmez! Köprüdeki Türkan’la dayanışmaya!
18 Kasım 2018 Pazar
29 Ekim 2011 Cumartesi
K-KAT KAT HAKİKAT VE YOĞURA YOĞURA YORUM ÜZERİNE

(…)
AŞKINLIK
Deleuze’ün yakın çağdaşı ve Deleuze’ün felsefi çalışmalarından birinin konusu olan Michel Foucault (1926-1984), kendini özgürleştirmeye çalıştığı Batı düşüncesi geleneğini ‘aşkınlığa bağımlılık’ olarak tanımlamıştı (Foucault 1972). Aşkınlık (transandantaldan epey farklı olan aşkınlık) aşkın-olan veya dışarıdaki şeydir. Foucault’ya göre düşünme biçimimiz ve kurumlarımız daima bir ‘dışsallık’a dayanmaktadır: bilebileceğimizi, açığa çıkarabileceğimizi veya yorumlayabileceğimizi hissettiğimiz ve bize bir kuruluş verecek bir şeye. Foucault bunun bir ‘bilgi etiği’ ile, bir dış dünyaya dair olguları doğru anlarsak ne yapacağımızı bileceğimizi varsaydığımız bir ‘bilgi etiği’ ile sonuçlandığını öne sürmüştü. Deleuze, Foucault’ya ilişkin kitabında, felsefeye dair ilk yapıtında ve psikanalist Guattari’yle birlikte yazdığı son yapıtında aşkınlığın ötesine giden bir yol işaret eder. Nihai bir hakikate itaat etmeye çalıştığımız bir ‘bilgi etiği’ olarak aşkınlığın tersine, Deleuze kendi felsefesini bir amor fati etiği olarak tanımlamıştı: olana sevgi (olanın ötesinde, dışında veya olana aşkın bir hakikat, gerekçelendirme veya bir kuruluş arayışı değil) (Deleuze 1969). Bu ‘olan’ı olumlama süreci kısmen, felsefenin eleştirel olmaktan daha fazlası olmak, çok daha fazla eleştirel olmak zorunda olduğu anlamına geliyordu. Aşkınlığın yanılsamalarının açığa çıkarılması yeterli değildi, icat ettiğimiz tüm kuruluşların –Tanrı, Varlık, Hakikat- verili olmaktan çok icatlar olduğunu göstermek yeterli değildi. Ama bu icat ediş sürecinin olumlu yanını da görmemiz gerekir. Kendisini büyük bir dışarının imgelerinde köleleştirebiliyorsa, düşünme nedir? Bu bize, tam da düşüncenin gücünde üretken, olumlu ve özgürleştirici bir şey olduğunu söylemiyor mudur?
Aşkınlığın en belirgin ve en genel biçimi (ve Foucault’nun betimlediklerinden biri) hakikattir. Söylediğimiz ve yaptığımız şeyleri kendimiz ve dünyamız arasındaki ilişkilerin sonucu olarak görmek yerine, yorumlanmayı, açığa çıkarılmayı veya ifşa edilmeyi bekleyen bir anlam veya hakikat olduğunu tahayyül ederiz. (Deleuze ve Guattari’nin (1980) ‘yorumlama hastalığı’ (interpretosis) olarak tanımladığı hastalıktır bu.) ‘Keşişleri’ (bizi hakikate ulaştıracak olanları) ve (arzularımızı terk edip kendimizi sözde daha yüksek ideallere tutsak ettiğimiz için) ‘çilecilik’i üreten tam da bu hakikat icadıdır. Daha da önemlisi, bu süreç bir bütün olarak nihilizme yol açar: görünüşlerin arkasında tahayyül ettiğimiz o daha yüksek, daha gerçek dünya kavranamaz olup çıktığında düşülen ümitsizlik/çaresizlik.
(…)
‘Gilles Deleuze’, Claire Colebrook, 2002
Etiketler:
in memoriam,
K,
Okundu,
Sophia'yı sevmek
15 Eylül 2011 Perşembe
13 Eylül 2011 Salı
V-VÜCUT YOK

Binanın duvarına, uyum ya da uyumsuzluk derdi olmadan sadece çarpıcı olma gailesiyle asılmış onlarca, hayır yüzlerce, rengârenk, hayır renkli, renk renk giysi. Binanın duvarına… Tam önünden geçerken rüzgâr bir gömleğin kolunu havalandırıyor. Gömlek kolu dur diyor, dikkat et şuradan tramvay çıkabilir. Kırtasiyeye uğrayacaktın, uğradın mı?
Gömleğin iki giysi üstünde kırmızı bir mini etek. Gösterecek güzel bacakları olmadığından mıdır, rüzgâra direnir gibi duvara yapışmış. Gömleğin kolları mini eteğin hüznünü anlıyor. Bir bacak, iki bacak ne işe yarar? En köşede turuncu-mavili bir tişört. Turuncusu lazer parlaklığında, mavisiyse daha yumuşak. Çocuk tişörtü mü bu? Yok, sadece kısa kesim, kadın tişörtü. Göbeği açıkta bırakanlardan. Göbek yok. Bir göbek yok. Göbek bağı derinden kesilmiş, küçük tepeciği olan bir göbek yok. Bütün tezgâhtarlar gece geç çıktıklarında dükkândan, vitrin mankenlerini soymayı düşünür herhalde. Bunu düşünüyor göbeği açıkta bırakan kısa kesim kadın tişörtü.
Biraz aşağıda gri bir boğazlı kazak. Bir boyun yok. Sarabileceği bir boyun yok. Bütün bilgisayar tamircileri rüyalarında defalarca Windows mu yükler, diye düşünüyor gri boğazlı kazak.
Çorapların ayakları yok. Sutyenlerin memeleri yok. Külotların da kalçaları… Yok. Kasaplar çayırlarda otlayan ineklerin kaç kilo çekeceğini mi hesap eder, diye düşünüyor çoraplar, sutyenler, külotlar.Pantolonlar, bluzlar, hırkalar, yine tişörtler ne kadar çok tişörtler, kimisi ciddi kimisi gerçekten de laubali başka gömlekler, yalnızca sonbahara girerken giyilmesi icap eden montlar, şortlar, kapriler, bermudalar, tunikler, mayolar, bornozlar, slipler, boxer’lar, dantelli gecelikler. Eller, kollar, parmaklar, bacaklar, bacakların baldırları, ayaklar, dizler, yaralanmış dizler, kararmış dizler, düzgün ayak parmakları, başparmağı biraz yamuk diğerleri ince uzun ayak parmakları, başparmağın yanındaki daha uzun ayak parmakları, topuklar, düz gelen topuklar, çıkıntı yapmış topuklar, sırtlar, omuzlar, düşük omuzlar, geniş omuzlar, güvenli omuzlar, güven veren omuzlar, güven arayanlar için omuzlar, beller, ince beller, kavisli, kavissiz beller. Yok.
Bir masal devi olamayacak kadar sevimsiz, küt ve iri binanın üzerindeki giysiler rüzgâr üfürdükçe bir sağa bir sola kaçamak bakışlar atıyorlar. Soldaki sokaktan girip kırtasiyeye doğru ilerliyorum. Adres değişikliğinden dükkân kapalı. Hadi gel!
12 Eylül 2011 Pazartesi
K-KİMSE BİRBİRİNE İNANMIYOR

“Bir dakikanızı alacağım, engelliler için bir dergimiz…”
Bankta oturuyordum. Elimde iki kitap, bir sigara... Kitaplardan biri ‘Seni İçime Gömdüm’, diğeri yeniçerilerle ilgili. Sigara ise tütün ve sabahları sisle uyanmayla…
“Tabii de şey…” dedim.
“Yalnızca bir dakika.” dedi, benimle bir dakika.
“Yalnız, şu an param yok yanımda”. Başka yerde olduğu anlamı çıkıyorsa da yanımda ve başka bir yerde param yoktu. Buna inanmadı. Bir şey demedi ama inanmadığı çok belli, hiçbir şey anlatmadan –engelliler, dergimiz, siz… gidiverdi. Beni orada öyle bırakıverdi. Üzüldüm dersem yalan olur. Param olsaydı verirdim dersem, o da yalan olur. Belki de verirdim, onu da bilmiyorum. Bir keresinde takribi üç saat içinde bir icmihal (mızraksız), bir adet gül ve su almıştım bir meczup, bir Çingene kızı ve bir çocuktan. Bir daha alacağımı sanmıyorum ama almıştım.
E, n’olmuş yani ben de ruhsal engelliyim diyecek kadar şımarık değilim. Sol omzum arada bir ağrıyıp karıncalansa da sağlam sayılırım. İki kere ikinin her koşulda dört etmeyeceğini bilecek kadar da zekâ sahibiyim. Ama bana inanmadı. İnanmadı çünkü elimde iki kitap vardı. Paran yoksa kitabı nasıl aldın? Biri vermiştir falan, bunu geçebiliriz. Bankta oturmuş kitap okuyacak kadar zamanın, başka dertlerin olmayacak kadar lüksün varsa, vardır, rahatsındır. Ve de bankta oturmuş kitap okuyan insanların parası olur.
Vallahi billahi yoktu.
Sigaranın ise bu bahisle ilgisi yok.
Yan bankta oturan adam yerinden kalkmadan bana dönüp “Bunları fena harcadılar” dedi, parasız olduğumun inandırıcı olmadığının kanıtlarından yeniçerilerle ilgili diğer kitabı kastederek, “yaprak gibi sallandırdılar ağaçlarda”. Vakvak, yaprak… Tam uyak.
“Öyleymiş” dedim.

“Ben de Boşnakım, ordan biliyorum. Sağ kalanlar da aylarca saklanmak zorunda kaldı. Biz Kırklareli’ne kaçtık. Yıldız dağları vardır, en yukarıları orman, aylarca ormanda yaşadık. Geceleri bazılarımız köye iner yiyecek falan getirirdi. Günlerce ot bok yedikten sonra pastırmalar, peynirler falan hayvan gibi karnımızı doyururduk. İşte o zaman canımız bir tütün çekerdi ki, aç kaldığımız günleri arardık. Bir sigaran var mı?”
“Sigaranın bu bahisle bir ilgisi yok” diyemedim ama “yok” dedim. Tabii ki vardı ama yok dedim. Yeniçeri olduğuna inanmamıştım. Bir kere analiz yapmamıştı. Padişahın kendi ordusunu yok etmesinin uluslararası konjonktürde pek mânâlı olmadığını, tarım ve ticaret yoluyla yeniçerilerin burjuvazinin Müslüman kanadını oluşturmaya başladığını falan söylememişti. “Yok” dedim, “kalmadı”.
Sonra da servis geldi zaten.
7 Eylül 2011 Çarşamba
A-AKŞAM VE LAMBA

O üzüntü birdenbire gelir. Hava yağmurludur. Bir sonu gelmeyecek başlangıç. Böyle sürüp gidicik gibidir her şey. Öyle ki çocuklar bile çirkindir. Sokağın çamuru, bu her tarafı kaplayan; gökyüzünden ağaca, ağaçtan duvara, duvardan denize, denizden vapura, vapurdan çımacıya, çımacıdan kaptana, ondan tekrar denize, yine karaya, yine ağaca ve duvara, duvardan yoldan geçene vuran bir rengin en koyusudur. Ah! Gündüz, bu pis ışık bir bitse de kararıverse ortalık, ışıklar bir yansa…
İşte yalnız iki umut vardır: Akşam ve lamba…
‘Şehrin Sabahları ve Adamlardan Biri’ - ‘Havuz Başı’, Sait Faik, 1951
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















