2 Aralık 2009 Çarşamba

B-BAŞKA DÜNYA


Bu dünya artık başka dünya. Hiç basit değil, ama hiç değil. Çok okumakla da olacak gibi değil. İki kanattaki pencereler açık olduğunda en azından perdelerden biri orospuca işveyle gel bana gel bana der ya; ama aldanmamak gerek, sokağın köşesindeki ağacın hışırdayan dallarıyla oynaşmaktadır. Ulan bu soluk, meymenetsiz ağaç için mi beni bıraktın dememek gerek. Bu dünya çok karışık. Bir ağacın hep orada durduğu gibi durmuyor hiçbir şey. Eskiden de durmuyordu gerçi. Hiçbir zaman durmaz. Ama ağaçlar artık hiç olmadıkları kadar tâli. Asıl değil onlar. Her yer ot. Ot kötü bir şey değil, her yerde biter ve işe yarar bir şeydir ot. Otları kes, hemen boy verir. Basit bir şeydir bir ot. Ama hiç de basit değildir. Bir yerde durmaz, köksüz.

30 Kasım 2009 Pazartesi

Y-YUSUF'U ARARKEN


10.Ocak.1971. Beşiktaş:0 Fenerbahçe:2

Pek koşmuyor. Orta sahadan bir çalımla, çalımlıca ilerliyor. Acelesi yok. Bir daha. Vedat “Bana bana” diye işaret ediyor. Yok, bir daha. Sonra geri dönüyor. İlk geçtiği adam gelmiş, ona bir çalım daha atıyor. Artık başladığı yere gelmiş. Sanlı olmayan saçlarını yoluyor, Vedat artık gülüyor. Soyadı Şen de olsa Yılmaz hariç Fenerliler de gülüyor. Şimdi elleri belinde. Futbolun üzerinde ne varsa kazımış, kalanla ilgili sadece. Sadece oyunla ilgili, oynuyor. Sonra ayağının içiyle düz bir pasla Fener ceza sahasına yakın bir yerdeki Nihat’a gönderiyor topu, ben yoruldum al sen oyna der gibi.
Anderlecht’e gitmedi, barlardan çıkmadı.

S-SARISIZ VE TURUNCUSUZ


Sarısız ve turuncusuz mavi yoktur.

21 Kasım 2009 Cumartesi

T-TINLA, EY KÜÇÜK BAHAR ŞARKISI



"Şarkı, nereden geliyorsun?" "Bahardan geliyorum, menekşelerden. Ve görevim bir gül görürsem şairimin selamını söylemek. Fakat yazı ormanın kırlarında daldığım hulyalarla geçirdim ve şimdi görevimi artık yerine getiremeyeceğim için üzgünüm. Zira şu son güller öyle saklı ve solgun ki, onları selamlamadan yanlarından geçip gidiyorum ve son anda onları fark edip geri döndüğümde solmuş gitmiş oluyorlar. Ve bir gülü daha uzaktan selamlayacak olsam, görüyorum ki, o bir gül değilmiş, renkli, başka, kokmayan bir şeymiş. Ama şimdi acele etmeliyim -orada, çitin yanında." Ve gitti, ona şairinin zaten farklı bir şey beklemediğini söylemeden. Zira o, kaderimizin karşılaştığımız gülü selamlamamak olduğunu, eğer bir şeyi selamlarsak da, bunun bir gül olmadığını bilir.

‘Öncesizliğin ve Sonrasızlığın Işığında An Resimleri’ – Georg Simmel

15 Ekim 2009 Perşembe

D-DİYALOGLAR -10


10. PINARKLEİTOS YA DA AKTİVASYON KREDİLERİNİN GERİ ÖDEMESİ


CENGİTAGORAS: Ama felsefe yapıyoruz. Çünkü ihtiyacımız var.

PINARKLEİTOS: Bana daha çok Karagöz oynatıyormuşuz gibi geliyor.

CENGİTAGORAS: Senin lafı uzatmadan, neredeyse “özlerin bilgisi”ne sahip olduğunu düşündüren bu küçük darbelerine hayranım Pınarkleitos. Evet, sanat!

PINARKLEİTOS: Haa?.. A, tabii sanat. Ve hatta san’at.

CENGİTAGORAS: Söyle bana Pınarkleitos, nedir sanat?

PINARKLEİTOS: Sanat… Sanat, ölüme karşı bir dirençtir Cengitagoras. Sanat “eksik olan bir halkı beklemektir, onu çağırmaktır.”

CENGİTAGORAS: Kuş gibi öten bir Stradivarius gibisin Pınarkleitos.

PINARKLEİTOS: Ötme Stradi, ötme/Şen değil bağım.

CENGİTAGORAS: Evet, şen değil, mutsuzuz ama 10. sohbetimize geldik, bir miktar mutluyuz herhalde. Nasıl, mutluluk var mı mutluluk. Az bir parça da olsa.

PINARKLEİTOS: Oluyor gibiyiz…

CENGİTAGORAS: Güzel. Aktif sevinçler… Yani kaynağı bizde olan… Bir roman okurken en küçük parçaların romanla birleşir. Ne kadar aktif olduğuna bağlı olarak, mesela ‘Anna Karenina’yı okurken “Olay Rusya’da geçiyor” olabilirsin. Ya da, Karenin, Anna, tren garı, kar… olabilirsin. Ya da, a, l, e, k, ş, s, n, z… de olabilirsin. “Okuma”yla birleştiğinde aktif bir sevinç yaratma senin elinde. Ya da bir ‘Anna Karenina’ yazabilirsin. Tolstoy’dan daha iyi veya daha kötü... Hatta bire bir kopya da edebilirsin. Önemli olan, yarattığın sevincin
kaynağının “sen” olman.

PINARKLEİTOS: ‘Bartleby’yi kopyalasam, ‘Anna Karenina’ biraz uzun sanki.

CENGİTAGORAS: ‘Bartleby’yi kopyalayıp bana hediye edersen çok sevinirim. Ama sevincimin kaynağı bende olmadığı için pasif bir durumdayımdır. Olsa olsa şöyle düşünürüm: Pınarkleitos da beni pek severmiş. Halbuki ona pek iyiliğim de dokunmadı. E, ne yapalım, bari ben de onu seveyim.

PINARKLEİTOS: İşte bunu anladım Cengitagoras. İason ta Dardanelles’i geçip Amazon illerinden bana ‘Altın Post’u getirdiğinde –ay o kadar da rüküş bir şeydi ki, hiç tarzım değil yani- çok sevinmiştim. Boru değil Altın Post! Çocuk nelere katlanmış onun için. Dedim ki kendi kendime: Ne kadar mutluyum ama ben bunun için ne yaptım ki. E, bari bende İason’u seveyim. Tabii uzun bir ilişki olmadı, biraz şıpsevdiyim galiba. Aslında bunları da düşündüm mü ondan da pek emin değilim, şimdi sen söyleyince…

CENGİTAGORAS: Tabii ki düşünmedin. “Zorunlu” olarak İason’u sevdin. Tıpkı Truvalı Helen’in görümcesinin senden zorunlu olarak nefret etmesi gibi.

PINARKLEİTOS: Vay orospu! Demek benden nefret ediyor. Asıl ben ondan nefret ediyorum.

CENGİTAGORAS: Tam da bu yüzden: Pınarkleitos benden nefret ediyor, oysa bunu hak edecek bir şey yapmadım. O zaman ben de ondan nefret edeyim.

PINARKLEİTOS: Nefretimi iade etti. Zorunlu olarak…

CENGİTAGORAS: Çünkü nefret pasif bir duygudur, bizi çözer ve nefretin kaynağını kendimizde aramaktansa iade etmeyi tercih ederiz. Sonsuz olanın gerektirdiği sonlu varlıklar olduğumuz için de nefret dolaşım halinde olmalı. Benden sana, senden ona… Ta…

PINARKLEİTOS: Upuygun, ilişkilerin bilgisine sahip olana dek.

14 Ekim 2009 Çarşamba

D-DİYALOGLAR - 9


9.PINARKLEİTOS YA DA YİNE Mİ OFSAYT BE, HÂKİM BEY

CENGİTAGORAS: İşte bu iyi bir örnek! Akhilleus’un topuğu… Akhilleus’u niçin topuğundan vurdular?

PINARKLEİTOS: Olympos Tanrılarıyla olan mafyatik ilişkilerinden dolayı olmadığını biliyoruz. Annesinin salaklığı…

CENGİTAGORAS: Evet ama Akhilleus Akhalı değil de Seleçaolu olsaydı muhtemelen böyle bir sonu olmayacaktı.

PINARKLEİTOS: Anlamadım.

CENGİTAGORAS: Tepük Pınarkleitos, tepük. Bize Angılların icat ettiğini öğrettikleri ama asıl vahşi Türklerin buluşu olan tepük.

PINARKLEİTOS: Futbol?

CENGİTAGORAS: Evet, futbol.

PINARKLEİTOS: Ah Cengitagoras, sen de mi popüler kültürün batağına saplandın!

CENGİTAGORAS: Öyle deme Pınarkleitos, futbol ölüm kalım meselesi değildir ama… ondan daha fazla bir şeydir.

PINARKLEİTOS: Çüş diyorum ve entel-lumpen diyorum ve diyecek şey bulamıyorum.

CENGİTAGORAS: Ben de dilini eşekarıları soksun diyorum. Önce dinle!

PINARKLEİTOS: Kapalı siyah!!!

CENGİTAGORAS: Yunan illerinde değil de Brezilya’da doğmuş olsaydı büyük olasılıkla Akhilleus topuğundan vurulsa da ölmeyecekti. Futbolun savaşla benzerliğini düşün. Zarif bilek hareketleri her zaman işe yarar. Maç bir ilişkidir. Bileklerine hâkim değilsen biri sağından atıp solundan geçer, diğeri belini kırar, bazen top kafana çarpar sersemlersin. Hele kondüsyonun da iyi değilse bir süre sonra nefesin yetmez. Üstelik karşında Seleçao gibi kıvrak ve oynak bir rakip varsa Akhilleus olmak bile bir işe yaramaz. 21 kaslı vücut, bir yuvarlak vücut, bilmem kaç metrekare çimlerin vücudu… Akhilleus’a çarpıp durur.

PINARKLEİTOS: Kaplumbağa bile artık onu geçebilir…

CENGİTAGORAS: Kaplumbağa fikri bile… Akhilleus’un ihtiyacı olan şey ise “ilişki”dir.

PINARKLEİTOS: Siktirsin pezevenk!

CENGİTAGORAS: Hayır kastettiğim başka bir şey. Akhilleus topla ilişkiye girmelidir.

PINARKLEİTOS: Sapık mısın Cengitagoras? Ne bileyim ben varken…

CENGİTAGORAS: Akhilleus’un topla ilgili bilgisi henüz birinci türden bilgidir. Etkilenme fikirlerinin bilgisi. Akhilleus madara oldukça dünyanın bütün savaşları üzerine gelmektedir. Oysa bileğine biraz hâkim olsa ikinci türden bir bilgiye, “ilişkinin bilgisi”ne sahip olacak. Top onu çözmeyecek, onunla birleşecek. Kondüsyonu daha iyi olsa “Hiç pas atmıyorlar”, “Saha da biraz büyük mü ne!” demeyecek; topla birleştikçe, 21 adamla, çimenlerle birleştikçe hem kendisine dair hem de oyuna dair hakiki bir bilgiye sahip olacak ve mağlup da olsa sahadan mutlu ayrılacak.

PINARKLEİTOS: Mutlu?

CENGİTAGORAS: Evet, mutluluğun bir yolu kendimize ve her şeye dair upuygun bilgiye sahip olmaktan geçer. Akhilleus ilişkileri birleştirme sanatına sahip olduğunda aşkta da oyunda da mutlu olmanın yolunu bulmaya yaklaşacaktır. Ve biliyorsun, kastettiğim matematik değil, hayat; çünkü…

PINARKLEİTOS: …Felsefi spekülasyon yapmıyoruz.

9 Ekim 2009 Cuma

D-DİYALOGLAR - 8


8.PINARKLEİTOS YA DA AŞKA GÖNÜL VERMEM, AŞKA İNANMAM


PINARKLEİTOS: Bu konuya hiç girmeseydik diyorum.

CENGİTAGORAS: Aşktan kaçamazsın Pınarkleitos, felsefeden kaçamayacağın gibi. Sadece ızgara balık-rakıyla, edebiyat, sinema, müzikle, seyahatle… sadece bu vücutlarla, bu fikirlerle birleşemezsin. Ayrıca “İnadına aşk, inadına devrim!” diye bir şey var.

PINARKLEİTOS: Bir kere bu kadar inatçılığa gerek yok. Ayrıca bu, kafası karışık tazeleri düşürmek için icat edilmiş bir söz gibi geliyor bana.

CENGİTAGORAS: Kafanın açık ve tazelik aşamasını geçtiğin düşüncesiyle soruyorum, söyle bana Pınarkleitos, nedir devrim?

PINARKLEİTOS: Ana Britannica’ya göre:1.Kurulu bir hükümetin veya politik sistemin zorla ve tamamen yıkılması; 2. Toplumsal yapıda aniden meydana gelen, genellikle şiddetle yaratılan, radikal ve yaygın değişiklik; 3. Herhangi bir şeyde meydana gelen bütünsel ve bariz değişiklik; 4. Mekanik ve astronomide bir cismin kendi etrafında veya başka cisimler etrafında dönüşü.

CENGİTAGORAS: Bu tanımlardan herhangi biriyle şu ya da bu benzerliğin olmadığını söyleyebilir misin?

PINARKLEİTOS: Galiba en çok dördüncü şıkka uyuyor.

CENGİTAGORAS: Aşk iki kişilik kolektif bir harekettir. Şuna ne diyorsun: “İnsan kendine ait olmayan, üzerinde egemenlik kuramadığı güçler tarafından yönetildiğine ve yönlendirildiğine inanır. Özel yaşamından çok farklı bir alana sürüklendiğini hisseder. Burada yaşam sadece yoğun değil aynı zamanda tamamen değişiktir, kişi kendi benliğinden sıyrılıp, kendisini unutup yalnız genel çıkarlara hizmet etmeye başlar ki bunlar sonsuz bir oyun gibi gittikçe yayılma eğilimindedir. Bu anlarda, bu üstün yaşam öyle büyük bir yoğunlukla ve özel biçimde yaşanır ki tüm bilinci kaplar, basit ve bencil kuşkuları bastırır, ortadan kaldırır.”

PINARKLEİTOS: Sen iflah olmaz bir Balık burcusun Cengitagoras. Ayrıca en iyi balık, hafif bir tütsüyle ızgara yapılandır. Eğer aşk buysa yerçekiminin olmadığı bir yerdeyiz demektir.

CENGİTAGORAS: Boşuna “Ayaklarım yerden kesildi” demiyor âşıklar; ama alıntıladığım metin Durkheim’ın “devrim” üzerine söylediklerinden. Benzerliği görebiliyor musun?

PINARKLEİTOS: Farklılığı daha iyi görebiliyorum, devam et.

CENGİTAGORAS: Pekâlâ… “Duyguları nedenleri bakımından kavramak”tan söz ettik ya… Zaten ısrarla “ne biliyorsak vücudumuzla biliyoruz” deyip duruyoruz. İşte, kendi vücudumuzu/ruhumuzu ancak başka cisimler tarafından etkilendiğinde anlamaya başlarız. Aşk, kim olduğumuzu anlamak için vücudumuzu bir çeşit laboratuvar gibi kullanır. ‘Sevinç’ ve ‘keder’i en yoğun haliyle âşık olduğumuzda hissederiz ve bu yoğunluk “nedenleriyle birlikte kavramak” için bir olanak sunar bize.

PINARKLEİTOS: “Seni seviyorum”un aynasında kendimi görürüm.

CENGİTAGORAS: Evet, ama aynaya bakmaktan kendini alamazsan oradan aşk çıkmaz, en iyi ihtimalle “nekadar sevilesi bir varlığım” gibi bir şey çıkar. Âşığın ‘âşık olma emeği’nin karşılığı yoksa; maşukun pasif sevinci de yine mutsuzlukla sonuçlanacaktır.

PINARKLEİTOS: Aşkın iade edildiği an... Ahhh Akhilleus! Topuğundan vurulasın, Truvalarda kalasın!