2 Kasım 2010 Salı

S-SIÇRAMA


Bob Beamon (uzun atlamacı), 1968 Meksika Olimpiyatları’nda 8.90 atlamış. 8 metre 90 santimlik mesafeyi havada kat etmiş. Ta 27 yıl sonra Carl Lewis geçebilmişti Beamon’ın rekorunu. 27 yıl havada asılı kalmış Beamon. Öyle iyi bir sıçrayış yapabilmesinin en mühim koşulu Beamon’ın, önce birkaç adım geri gitmesiydi. Önce birkaç adım geri gitmek gerekirmiş iyi bir sıçrayış için.

20 Ekim 2010 Çarşamba

G-GEMİLER UYANMASIN


Rodin’in ne boktan bir adam olduğunu anlamak için Camille Claudel’e bakmak, bir de John Berger’ın “Rodin ve Cinsel Egemenlik” (“O Ana Adanmış”) adlı denemesini okumak yeterli. Michelangelo’nun “Mermere sıkışan melek”ini andıran bir sözü var Rodin’in: “Taşın fazlasını atıyorum geriye heykel kalıyor.”

Kendimin fazlasını atınca geriye ne kalır? Daha hakiki bişey?.. Sanatçı da değiliz ki fazlanın fazla olduğunun farkına varalım. Hele bir de “fazilet”le aynı kökten gelmesi tereddüt ettiriyor, vardır bir hikmeti diye. Fazla oluyorsun…

Gemiler uyanmasın camlar buğulanmasın. Çok fazla…

N-NE DİYE?..


Şu âlemi yüce rabbim yarattıysa eğer, kendini Tanrı sanan akıllı bir şizofren şunu sorar: Üstelik bir de son okumasını yapmadan bolca tashihi olan kitap gönderdiğin (gönderdiğim), kalbimi (kalbini) darmadağın eden şu dünyayı, bu kadar mutsuzluğu ortaya çıkarmak uğruna o kutsal hiçliğini (hiçliğimi), mükemmel sessizliğini (sessizliğimi), ulaşılamaz dinginliğini(dinginliğimi) bozmaya ne diye kalkıştın (kalkıştım)?


Resim: 'Âdem'in Yaratılışı-Sistine Şapeli', Michelangelo Buonarroti, 1508-1512

19 Ekim 2010 Salı

Y-YAZAR

31 (“otuz bir”) gün daha idare etseydi resmi verilere (kafakâğıdı) göre bu âlemde yüz bir (“101”) yıl yaşamış olma (28 Kasım 1908-30 Ekim 2009) gibi sağlam bir rekora imza atmış olacak Claude Levi-Strauss, Yapısalcılığa temel oluşturan metinlerinden epey bir süre sonra bir gazetecinin röportaj önerisini “Eskiden çok daha iyi ifade ettiğim şeyleri tekrar söylemek istemiyorum” yanıtı vererek reddetmiş. Yorum yapmak ne haddimize.


“Yazar” olmaya hevesli iki “edebi” karakter… “Edebi”nin tırnak içinde olması kinaye falan değil, vurgu. Şöyle ki: “İlk röportajı”nda ne giyeceğini düşünüyor biri. İşin esprisi de var bir miktar ama hakikati daha fazla. Diğeri de hiç röportaj vermemeyi, Salinger falan gibi… Ürün?.. Yok henüz…


Tamam, insan nedir ki, biraz olan, biraz kurulan, bir miktar hayali bişey. “Olan” kısmını öne çıkarmak, onu didiklemek, ondan yola çıkmak hakikatine yaklaşmaya vesile. Kurulmuş, hayali kısmı da ne olmadığını görerek “olan”a yakınlaşmaya.


Bir roman gerçek bişeydir. Yazının halihazırda devri geçmemiş maddi ortamı kitap formatında basılmış bir roman “gerçek” bişeydir. Onun üzerinden kendinizi kurabilir, hayali bir varlık oluşturabilirsiniz. Ya da olduğunuz, onunla bağlı görünür olur. İlk röportajda ne giyeceğinizi ya da röportaj vermemeyi ürün üzerinden düşünebilirsiniz. Potansiyel ise hiçbir zaman olgu değildir, ihtimaldir ve umut ihtimalle ilgilidir, yani gelecek fikri potansiyelle diri tutulur. Ama olgu değildir. Ve uzun süre potansiyel olarak kalmak acı veren kasvetli bir haldir. Ertelenmiş olan acı verir.

Tırnak içinde “edebi”, bu yazar adaylarının hakiki mânâda birer “roman kahramanı adayı” olduğunu söylemeye çalışıyor. Yaptığıyla değil yapacağını varsaydığıyla kendini oluşturan insan, artık memleket topraklarında da hüküm sürüyor. Onu en iyi onlar anlatabilirmiş gibi. Kinetik enerjiye ihtiyaç var sadece.

18 Ekim 2010 Pazartesi

B-BATAKLIK



Gecenin karanlığında yanlış yola girip dizlerine kadar batınca çamura, en iyi ihtimalle küfredersin ahmaklığına, kaderine, o bataklığı başka yerde değil de orada icat eden doğaya, o doğayı böyle olduruveren Allah’a ve daha nicesine. Bu en iyi ihtimal... Bataklık dedik, öyle metafor falan değil, ağır ağır çekiyor içine. Artık birkaç dakikada mı, bir-iki saatte mi malum sona doğru gidiyorsun.

1-Tutacak bişey ararsın kurtarmak için kendini.
Hata! Daha çabuk batarsın debelendikçe.

2-Kaderine razı olup dua etmeye başlarsın.
Hata! Bu hayatı kurtaramayan sözcükler öte dünyada hiçbir işe yaramaz.

3-Kafanı kaldırıp gökyüzüne bak, o zamana kadar bildiğin bütün takımyıldızlarına yeni adlar ver. Üstelik başın dik kalır.

F-FRENCH KISS


Karşıma alsam bir kareyi, hasbıhal eyleyelim desem, anlatacağı en son şey dört açısının birbirine eşit olduğudur. Çok mu fazla, gün boyu taşıdığımız vücudumuzu hissetmediğimiz konuşmalardan bıkmış olmak, gözümüze kaçmış bir kirpik gibi cümleler duymayı beklemek; her zaman değil, arada, bazen, dilin en iyi işlevinin sadece Fransız öpücüğü olmadığını hissetmek.

H-HAPİSHANE


Kapıyı itip duruyorsun odadan çıkmak için. Açılmıyor. Dönüp duruyorsun odanın içinde sıkılarak, oflayıp puflayarak. Tekrar deniyorsun, daha bir güçle. Olmadı, bir omuz atıyorsun, belki kırılır diye. Yok, bana mısın demiyor (“Masa” gibi). Öfkeden duvarları tekmeliyorsun, pencereye gidip, atsam şurdan kendimi de kurtulsam diyorsun. Sonra, ertesi gün oluyor ve başlıyorsun yine zorlamaya. Çıkmak lazım, gitmek lazım, özgür olmak istiyorsun; hayat kaçıyor. (“kaçan kovalanır” hesabı). Tabii bir ertesi gün ve onun ertesi günleri de var. Bastiani Kalesi gibi, çıkmak o kadar kolay değil.

Çıkmak için, kilitli olmadığını anlamak için çekmek yerine itmeye çalışıyorsan o oda hapistir zaten. Ve bu mesel de zekânın önemine dair değil yalınlıkla ilgilidir. Zekâyı çok önemsiyorsan eğer aklın bir hapistir. Tünel kazmalı, en derine. Ya da…