21 Mayıs 2023 Pazar

Tür: Benzer olanların farklılığını keşfetme imkânı


Müzisyenler (genel olarak sanatçılar) bir akıma, bir türe dahil edilmekten hoşlanmıyorlar. Çünkü belli standartları olan bir biçim içinde değerlendirilmenin özgünlüğü görmeyi engellediğini, klişeleştirdiğini düşünüyorlar. Ürettiklerine bakışı koşulladığı için de hazzetmiyorlar akım-tür çerçevesinden. Çok da haksız değiller ama o kadar biricik olan da ender bulunur. Birbirlerine benzeyen çoğunlukta.

(Bir rock müzik alt-türü olarak) Emo biraz zorlama, ayırt edici müzikal unsurları yok, şarkı sözlerinde ergenlik bunalımlarının geniş yer tutuyor olması ve dinleyicilerin Goth üslubu pek yeterli değil gibi. My Chemical Romance'in müziğine işte bu Emo dediğinizde bir şey dememiş oluyorsunuz ama Smiths'in müziğine jangle pop (ve başka alt-türler) dediğinizde jangle gitar-R. E. M. ve başkaları-pek çok Beatles şarkısındaki George Harrison stili-tabii ki Byrds-Rickenbacker 360/12 gitarlar diye bir hat çizebiliyorsunuz. Müzikal bir tınının ayırt ediciliği var.

Pop müzikteki "alt-tür"ün Amerikan Psikiyatri Derneği'nin DSM klasifikasyonuna benzer bir yanı var: İnsanları deliler ve normaller diye ayırdığınızda az sayıda deli ve gerisi gibi bir şey çıkıyor. Psikoz-nevroz-kişilik bozuklukları-... diye başlayıp her birini üçe-beşe bölüp o bölünenleri de altıya-yediye böldüğünüzde (normal diye bir şeyin olmadığını söylemenin dışında) insan ruhunun realitesine daha fazla yaklaşmış oluyorsunuz (tabii herkese uyacak bir tanı varsa o tanıya uygun terapi-ilaç da vardır, psikiyatriyi ve eczacılığı yok edemeyeceğimize göre).

Gözleri siyah kalemli, saçları elektriğe tutulmuş bariton sesli bir vokalist post-punk'ın parodisi olabilir ama bu türün müzikal bir ayırt ediciliğe sahip olmadığı anlamına gelmez. Charles Mingus, Ron Carter, Charlie Haden, Jaco Pastorius... Cazda basın mühim bir enstrüman olduğunun kanıtları ama ya saksofoncular? Bugün bile caz saksofon müziğidir rock'ın gitar müziği olması gibi. Rock'ın en ihtişamlı zamanlarında bile kaç tane Jack Bruce çıktı ki, rock hep gitar müziğiydi. Post-punk'a kadar... Basın kullanımı rock'ın hiçbir türünde bu kadar ayırt edici olmadı. Malum, bas dramatik etki yaratmaya uygun bir enstrüman ve Joy Division, Cure, Siouxsie and the Banshees gibi grupların müziklerindeki dramatik etki sadece sözlerle ilgili değildi. Tabii ki bir türü bir aletin daha etkili kullanımıyla tanımlayamazsınız ama basçının yancı olmadığını anlamak için fena bir giriş değil. Şunu demek istiyorum şapka-silah-at falan varsa, evet o western'dir. Tür vardır. İyi ve kötü anlamda vardır. Bu heartland rock derseniz synth-pop sevenler pek ilgilenmeyecektir ama onlara da başka bir şey satabilirsiniz. Bu çirkin ama o kadar da kötü değil. Tekrar edeni çözümlediğinizde, işte bu noise, bu da no wave dediğinizde dinleyenler, hmm anladım, peki Sonic Youth’la DNA arasında nasıl bir bağ var, deyip farkı keşfetmeye başladığında, işte bu iyi.

The thief of mercy


Türk-Alman yapımı Gülibik'in tema müziği Sisters of Mercy'nin First and Last and Always'inin girişine çok benziyor. Ya da tersi. Film 1984 yapımı, şarkı ise grubun 1985 tarihli aynı adlı albümünden. Diyelim ki Andrew Eldritch o aralar bir Almanya turnesinde filmi gördü ve vay çok iyi dedi. Sonra da evirip çevirdi ve First and Last and Always'in girişine koydu. Yaratıcı hırsızlık! Ben Sisters'ın şarkısını daha iyi buluyorum. Hayırlı 
hırsızlık... Muhtemelen böyle bir şey olmadı, başka kaynakları olsa da Sisters'ın kendi yaratıcılığının ürünü. Kökencilikte milliyetçi bir yan vardır zaten, önemli olan şimdi neredeyiz.

Nico/John Cale & Velvet Undergound



Lou Reed'in şarkı sözleri zamanıyla uyumsuzdu. 
Kirli gitardan ise Metal Music Machine'den sonra 
hepten vazgeçti. Velvet'in ulaşılamazlığını ulaşılır 
kılan onun rock'n roll'dan uzaklaşmama çabasıydı. 
Bu (Berlin ve  Metal Music Machine'i ayrı tutarsak) 
onu Velvet sonrasında Cohen'leştirdi. Yani en iyi 
yaptığı şeyi devam ettirdi: İyi şarkı sözleri/şiir yazmak. 
Velvet sonrasına bakınca, Nico'nun The Marble Index'i ve 
Desertshore'u kimi rock alt-türlerine kaynaklık etti; Reed'in 
ise sadece Metal Music Machine'i. Songs for Drella tıpkı 
White Light White Heat gibi Cale'in müzikal perspektifinin 
vurgulu olduğu bir albümdü. Nico'nun geleceğe bıraktığına 
benzer bir etkiyi de John Cale yaratmıştı. Hem ilk Velvet 
albümünde hem de White Light White Heat'te. Reed'in  
büyük katkısı sadece liriklerde değil Velvet'in ulaşılamazlığını 
rock'n roll temelinden hiçbir zaman vazgeçmeyerek ulaşılabilir 
kılmasıydı. Bu sayede Velvet Underground & Nico tekrar tekrar 
dinlenebilir bir albüm oldu. White Light White  Heat, Metal Music 
Machine (asla) hatta Songs for Drella öyle değil. Reed New  
York'un şairiydi ama Amerika'nın müzisyeniydi. 
Bir Alman-Gal istilasına izin vermedi.

18 Kasım 2018 Pazar

K- Köprüdeki Türkan’la dayanışma için

Cennet’e giriş belgeleri verildiği halde, birtakım uhrevi bürokratlara ağza alınmayacak küfürler ettiğinden Sırat’ta bekletilen annemin hayatından, henüz o taraflara gitmek için vakti olanları bu tarafta tutmaya esinlendirecek anekdotlardır.


1943 yılının 1 Mayıs’ında İstanbul’un Tophane semtinde doğan Türkan, beş-altı yaşlarında, astım hastası olan ve “asabiyet tedavisi” gören annesinin ölümüyle üç ağabey ve babayla baş başa kalıyor. Aslında kalamıyor. Pek ilgilenen olmadığı için zamanının çoğu sokaklarda geçiyor. Üşüdüğünde de esrar tekkesi niyetine kullanılan babasının kahvesine gidiyor. “Hep duman olurdu ama ben hemen uyurdum,” diye hatırlıyor o günleri.

Okula gönderilme yaşı geldiğinde ve yetişkinler bunu ancak dokuz yaşına gelince fark ettiğinden kocaman bir kız olmaktan ve sınıfta sakız çiğnediği için kızan öğretmene küfrettiğinden Türkan’ın eğitim hayatı kısa sürüyor: Üç gün. 13 yaşına geldiğinde, herkesin “5 Numara” olarak adlandırdığı (“Nereye gidiyorsun?” sorusuna “Eve gidiyorum” değil de “5 Numara’ya” diye yanıt verilen), köşk-apartman-gecekondu karışımı evlerindeki 15-20 civarındaki "aile"den biri olan dayısının kendisine ve diğer kızlara tacizine artık katlanamayan Türkan, dayının ayakkabı dükkânına girerek yeni ayakkabıların üzerine kızlardan topladığı çişleri dökerek protestocu ruhunu güçlendiriyor.

17 yaşında, kaptan şapkasıyla çektirdiği bir fotoğrafla aklını çelen, bir gemide elektrikçi olarak çalışan bir adamla evleniyor. Bir gün sinemada seyrettikleri bir filmden pek etkilendikleri için (muhtemelen bir İtalyan filmi) birbirlerine o tarihten itibaren arkadaş anlamına gelen “amiko” diye sesleniyorlar (Çocukları da epey bir süre anne ve babalarının adlarının aynı olduğunu düşünüyor).
60’lı yıllarda bir dönem Türkiye İşçi Partisi’nin Beyoğlu ilçe sekreterliğini de yapan kocası, bir gün partinin ilçe kongresi hazırlıkları için kongrenin yapılacağı binaya erkenden gidip elektrik tesisatını kontrol etmek istiyor. Türkan’ı da yanında götürüyor. Ona sahnede mikrofunun yanında durmasını, ses kontrolü yapması için yardım etmesini söylüyor. O arada partililer de yavaş yavaş gelmektedir. Yeterli miktarda seyirci gelince havaya giren Türkan, mikrofonla seyircilere “Dalgalandım da Duruldum”u söylüyor. Rivayet odur ki şarkı o tarihten itibaren partinin gayriresmi marşı oluyor.

Müziğe ve dansa tutkun olan Türkan, aldıkları evlilik kararı aile tarafından kabul edilmeyen ağabeyinin sözlüsü dansöz Sedef İnci’yle gizlice görüşüp ağabeyini bırakmamasını istiyor. Bir yandan da Sedef’ten göbek atmanın inceliklerini öğreniyor. Bu arada evlilik kararına en şiddetli karşı çıkan kuzeni Küçük Abdullah, Türkan’ın ağabeyini bacağından vuruyor. Tabii herkes olayı örtbas etmek istiyor ama Türkan polise gidip Küçük Abdullah’ı ihbar ediyor ve sekiz ay hapis cezası almasını sağlıyor.

Birkaç yıl sonra 12 Mart darbesi oluyor. Uzun süre ortalıktan kaybolan eşini soran akraba-tanıdıklara yurtdışa gitti diyor, heyhat kendi de buna o kadar inanıyor ki eşi geri döndüğünde yurtdışından çocuklara oyuncak bile getirmedi diye kocasıyla kavga ediyor. Bir süre sonra annesinden yadigâr astım ve “asabiyet hastalığı”yla ilk ciddi boğuşmalarını veriyor Türkan. Bu arada iki oğlu olmuştur. Büyük oğlu ilkokul birinci sınıfta teneffüsten geç geldiği için kendisini döven öğretmen yüzünden üç gün boyunca okula gidiyorum diye sokaklarda zaman geçirince, Türkan buna çok sinirleniyor ve ertesi gün okula giden oğlunun sınıfına girerek öğretmeni koridora çağırıyor. “Sen benim oğlumu nasıl döversin!” nidaları bütün okulda yankılanırken yanında getirdiği sopayla öğretmeni dövüyor.

Bir gün, küçükken onu omuzunda taşıyan, az da olsa ilgilenen tek ağabeyinin eşi ağabeyini başka biriyle aldatınca ağabeyinin evden kovduğu yengesini yanına alıyor. Tek odası olan bir evde hayat zaten yeterince zorken yengesi bir süre sonra pezevengini bıçaklamış bir kadını getiriyor. Kadın da üç gün kaldıktan sonra ikisi de gidiyor. Kısa süren bu misafirlik evdeki çocuklarda derin bir iz bırakıyor. Kadının söylediği şarkılar, yaptığı taklitler ve patates kızartmalarına doyum olmuyor. Çocuklar ne zaman Alageyik sokağının önünden geçseler ceketlerinin düğmelerini ilikleyip, saygıyla anıyorlar kadını.

Bir süre sonra hastalığı ilerleyen Türkan hastaneye yatırılıyor. Kendisine elektro-şok tedavisi uygulamak isteyen doktorlara önce makul gerekçeler sunuyor: “Ben deli değilim, asabiyim.” diyor. Psikiyatri dilinde “Psikotik değil, nevrotiğim ben” manasına gelen bu argüman kabul görmeyince, ziyaretine gelen kocasından elektrik tesisatını bozmasını istiyor ama talebi pek makul karşılanmıyor.

 12 Eylül’den bir süre sonra ekonomik durumları iyice bozuluyor. Kocası da pek ortalıklarda olmadığından, arkadaşlarıyla iptidai bir teksir makinesiyle birtakım kâğıtları çoğaltan büyük oğluna ve arkadaşlarına yemekler hazırlıyor, çaylar yapıyor ve sürekli onları destekliyor: “Aferin size” diyor, “hep böyle derslerinizi çalışın.” Bir gün en çok çalıştıkları ders hakkında bir soru soruyor onlara: “Nedir bu sosyalizi, ha bire sosyalizi, sosyalizi, ne zor dersmiş bu?” Oğlu açıklıyor: “Diyelim ki komşunun iki ekmeği var, senin ise hiç yok. Komşunun bir ekmeğini alıp sana verirsek, o da aç kalmaz sen de, işte ‘sosyalizi’ bu”. Türkan bundan çok etkileniyor. Oğlu ertesi akşam eve geldiğinde bir de bakıyor ki soba yanıyor, ev sıcak. Şaşırıyor. “Kömür nereden geldi?” diye soruyor. Türkan “Sosyalizi yaptım” diyor.

Yaşının ilerlemesiyle birlikte hastalığı da ilerleyen Türkan, bir gün kolunu ileri doğru kaldırıyor ve bir türlü indirmiyor. Kolunun üzerinde oyun oynayan binlerce küçük kız çocuğunun yere düşmesini istemiyor. Ziyaretine gelen yaşlı bir akrabası “Kolunda bir şey yok, hayal görüyorsun.” diyince “Ha siktir pezevenk, sen erkeksin görmezsin tabii,” diyip akrabasını evden kovuyor.


Şimdi arkadaşlar, Türkan’la dayanışmayı güçlendirmek gerekiyor. Tabii işimiz biraz zor, bu kadar küfürbaz olmasa belki Cennet bürokratları alttan alacak ama malum can çıkar huy çıkmaz. N’apacaksınız işte… Yine de diyorum ki Türkan’lar ölür direniş ölmez! Köprüdeki Türkan’la dayanışmaya!

29 Ekim 2011 Cumartesi

K-KAT KAT HAKİKAT VE YOĞURA YOĞURA YORUM ÜZERİNE



(…)

AŞKINLIK

Deleuze’ün yakın çağdaşı ve Deleuze’ün felsefi çalışmalarından birinin konusu olan Michel Foucault (1926-1984), kendini özgürleştirmeye çalıştığı Batı düşüncesi geleneğini ‘aşkınlığa bağımlılık’ olarak tanımlamıştı (Foucault 1972). Aşkınlık (transandantaldan epey farklı olan aşkınlık) aşkın-olan veya dışarıdaki şeydir. Foucault’ya göre düşünme biçimimiz ve kurumlarımız daima bir ‘dışsallık’a dayanmaktadır: bilebileceğimizi, açığa çıkarabileceğimizi veya yorumlayabileceğimizi hissettiğimiz ve bize bir kuruluş verecek bir şeye. Foucault bunun bir ‘bilgi etiği’ ile, bir dış dünyaya dair olguları doğru anlarsak ne yapacağımızı bileceğimizi varsaydığımız bir ‘bilgi etiği’ ile sonuçlandığını öne sürmüştü. Deleuze, Foucault’ya ilişkin kitabında, felsefeye dair ilk yapıtında ve psikanalist Guattari’yle birlikte yazdığı son yapıtında aşkınlığın ötesine giden bir yol işaret eder. Nihai bir hakikate itaat etmeye çalıştığımız bir ‘bilgi etiği’ olarak aşkınlığın tersine, Deleuze kendi felsefesini bir amor fati etiği olarak tanımlamıştı: olana sevgi (olanın ötesinde, dışında veya olana aşkın bir hakikat, gerekçelendirme veya bir kuruluş arayışı değil) (Deleuze 1969). Bu ‘olan’ı olumlama süreci kısmen, felsefenin eleştirel olmaktan daha fazlası olmak, çok daha fazla eleştirel olmak zorunda olduğu anlamına geliyordu. Aşkınlığın yanılsamalarının açığa çıkarılması yeterli değildi, icat ettiğimiz tüm kuruluşların –Tanrı, Varlık, Hakikat- verili olmaktan çok icatlar olduğunu göstermek yeterli değildi. Ama bu icat ediş sürecinin olumlu yanını da görmemiz gerekir. Kendisini büyük bir dışarının imgelerinde köleleştirebiliyorsa, düşünme nedir? Bu bize, tam da düşüncenin gücünde üretken, olumlu ve özgürleştirici bir şey olduğunu söylemiyor mudur?

Aşkınlığın en belirgin ve en genel biçimi (ve Foucault’nun betimlediklerinden biri) hakikattir. Söylediğimiz ve yaptığımız şeyleri kendimiz ve dünyamız arasındaki ilişkilerin sonucu olarak görmek yerine, yorumlanmayı, açığa çıkarılmayı veya ifşa edilmeyi bekleyen bir anlam veya hakikat olduğunu tahayyül ederiz. (Deleuze ve Guattari’nin (1980) ‘yorumlama hastalığı’ (interpretosis) olarak tanımladığı hastalıktır bu.) ‘Keşişleri’ (bizi hakikate ulaştıracak olanları) ve (arzularımızı terk edip kendimizi sözde daha yüksek ideallere tutsak ettiğimiz için) ‘çilecilik’i üreten tam da bu hakikat icadıdır. Daha da önemlisi, bu süreç bir bütün olarak nihilizme yol açar: görünüşlerin arkasında tahayyül ettiğimiz o daha yüksek, daha gerçek dünya kavranamaz olup çıktığında düşülen ümitsizlik/çaresizlik.

(…)


‘Gilles Deleuze’, Claire Colebrook, 2002

15 Eylül 2011 Perşembe

S-SEV BENİ
































































































'Paradise', Stijn Gisquiere, 2003

13 Eylül 2011 Salı

V-VÜCUT YOK


Binanın duvarına, uyum ya da uyumsuzluk derdi olmadan sadece çarpıcı olma gailesiyle asılmış onlarca, hayır yüzlerce, rengârenk, hayır renkli, renk renk giysi. Binanın duvarına… Tam önünden geçerken rüzgâr bir gömleğin kolunu havalandırıyor. Gömlek kolu dur diyor, dikkat et şuradan tramvay çıkabilir. Kırtasiyeye uğrayacaktın, uğradın mı?

Gömleğin iki giysi üstünde kırmızı bir mini etek. Gösterecek güzel bacakları olmadığından mıdır, rüzgâra direnir gibi duvara yapışmış. Gömleğin kolları mini eteğin hüznünü anlıyor. Bir bacak, iki bacak ne işe yarar? En köşede turuncu-mavili bir tişört. Turuncusu lazer parlaklığında, mavisiyse daha yumuşak. Çocuk tişörtü mü bu? Yok, sadece kısa kesim, kadın tişörtü. Göbeği açıkta bırakanlardan. Göbek yok. Bir göbek yok. Göbek bağı derinden kesilmiş, küçük tepeciği olan bir göbek yok. Bütün tezgâhtarlar gece geç çıktıklarında dükkândan, vitrin mankenlerini soymayı düşünür herhalde. Bunu düşünüyor göbeği açıkta bırakan kısa kesim kadın tişörtü.

Biraz aşağıda gri bir boğazlı kazak. Bir boyun yok. Sarabileceği bir boyun yok. Bütün bilgisayar tamircileri rüyalarında defalarca Windows mu yükler, diye düşünüyor gri boğazlı kazak.

Çorapların ayakları yok. Sutyenlerin memeleri yok. Külotların da kalçaları… Yok. Kasaplar çayırlarda otlayan ineklerin kaç kilo çekeceğini mi hesap eder, diye düşünüyor çoraplar, sutyenler, külotlar.

Pantolonlar, bluzlar, hırkalar, yine tişörtler ne kadar çok tişörtler, kimisi ciddi kimisi gerçekten de laubali başka gömlekler, yalnızca sonbahara girerken giyilmesi icap eden montlar, şortlar, kapriler, bermudalar, tunikler, mayolar, bornozlar, slipler, boxer’lar, dantelli gecelikler. Eller, kollar, parmaklar, bacaklar, bacakların baldırları, ayaklar, dizler, yaralanmış dizler, kararmış dizler, düzgün ayak parmakları, başparmağı biraz yamuk diğerleri ince uzun ayak parmakları, başparmağın yanındaki daha uzun ayak parmakları, topuklar, düz gelen topuklar, çıkıntı yapmış topuklar, sırtlar, omuzlar, düşük omuzlar, geniş omuzlar, güvenli omuzlar, güven veren omuzlar, güven arayanlar için omuzlar, beller, ince beller, kavisli, kavissiz beller. Yok.

Bir masal devi olamayacak kadar sevimsiz, küt ve iri binanın üzerindeki giysiler rüzgâr üfürdükçe bir sağa bir sola kaçamak bakışlar atıyorlar. Soldaki sokaktan girip kırtasiyeye doğru ilerliyorum. Adres değişikliğinden dükkân kapalı. Hadi gel!