24 Mayıs 2010 Pazartesi

O-OBJEKTİF REALİTE


Şu ekran, sabah dokuzdan beri şu altıncı sigara (paketteki son sigara),
Yanlış zamanda çalan şu müzik (“Walk in silence, don't walk away, in silence...” ), yerde nakavt olmuş oyuncak (Buzz Lightyear), bak yine işveyle “Hadi gel” diyen caddenin karşısındaki ağacın ince dalları,
pencereden sadece alt kısımları görünen ve galiba bugün hava güzel olacak yanılsaması yaratan bulut (hava durumu serin olacak diyor oysa), buradan görünmeyen atmosferin üst tabakaları, buradan görünmeyen Ay’daki kraterler, buradan görünmeyen Satürn’ün halkaları (buzdan oluşmuş, patenle kayılabilir yani) buradan görünmeyen Güneş’e yakın bir yer, buradan görünmeyen Samanyolu’nun dış çeperleri, buradan görünmeyen kara delikler (“Yut beni, em beni”),
yeni doğmuş yıldızlar, sönmekte olan yıldızlar (belki hayat vardı ve bitti), buradan çok net görülebilen evrenin tamamı (tamamından sonrası görünmüyor, öncesi de…)…

İşte bütün bunlar; astronomik, jeolojik verilerine, canlıların hafızalarına falan bütün ayrıntılarına varıncaya dek sanki milyarlarca yıldır varmış gibi bütün kanıtlarıyla seni ne kadar çok seviyorum demek istediğimden iki dakika önce yaratıldı. Şimdi kimse buna inanmaz, oysa tamamen gerçek. Körler onları görmese de yıldızlar vardır.

23 Mayıs 2010 Pazar

K-KUPA İKİLİ


"İki kupa ası kupa ikili etmeyebilir,
tebessümün ne anlama geldiğini
öğrenmeye başlasanız bile..."





Medineli tacir Zeyd bin Hikmet'in gelir-gider defterine düştüğü dipnottan

21 Mayıs 2010 Cuma

S- SESLERİ ÇALAN İBNİ HAKAN EL BUHARİ VE KRALİÇE CELİLE’NİN ÖYKÜSÜ


Bu öykü “1001 Gece Masalları”nın İngilizce ilk çevirisi (1841, Edward Lane) dışında başka dillerdeki herhangi bir çeviride yer almayan kısa bir meselin Samuel L. Coleridge’in sürdüğü izle gün ışığına çıkarılmış. Fakat Arap Edebiyatı tarihçileri, Coleridge’in fazlasıyla oryantalist olduğunu düşündükleri "1001 Gece Masalları” tutkusunun objektif bilgilere dayanmadığı fikriyle öykünün orijinal olmadığını, yeni çevirilere eklenmesinin hatalı olacağını öne sürmüşler ve sonraki baskılarda bu öyküye yer verilmemiş. Coleridge’in Kahire Devlet Kütüphanesi’nde yaklaşık altı ay süren okumaları sonucu toparladığı öykü yalnızca, İspanyolca yayımlanan ve okurlara elden dağıtılan “Doğu Düşleri” dergisinde çeviri olarak yer almış. Derginin bir nüshası tesadüfen Bioy Cesares’e ve tahmin edebileceğiniz gibi onun eliyle Jorge Luis Borges’e ualaşmıştır. Borges orijinal metne (Coleridge’in toparladığı metin) sadık kalmakla birlikte bir “Borges öyküsü” olarak kurgulamış ve 1947’de yayımlanan “Yolları Çatallanan Bahçe’nin ilk baskısına koymuştur. Daha sonraki baskılarda ise yer almamaktadır.

SESLERİ ÇALAN İBNİ HAKAN EL BUHARİ VE KRALİÇE CELİLE’NİN ÖYKÜSÜ

Sözüne güvenilir tarihçilerin anlattığına göre (gerçi her şeyi bilen bir tek Allah’tır) Kraliçe Celile’nin bolluk ve bereket dolu 20 yıl süren yönetiminin kutlamalarının ertesi günü, sarayın edebiyat ve güzel sanatlar danışmanının asma bahçede yaptıkları rutin edebi sohbette Kraliçe’ye anlattığı bir öyküden sonra Kraliçe sonsuz bir suskunluğa gömüldü. Öyküde anlatılanın ne olduğunu bir Kraliçe, bir danışmanı ve rivayete göre bir de mor benekli muhabbet kuşları biliyordu. Kraliçe’nin sonsuz suskunluğunun anlattığı öyküden kaynaklandığını anlayan danışmanın, kellesini kurtarmak için saraydaki bütün mor benekli muhabbet kuşlarını tek tek yakalayıp öldürdüğü söylenir. Derler ki danışmanın hiddetinden kaçmayı başaran tek kuşun dölleri o zamandan beri hep bu öyküyü anlatır. Bulgar kuşbilimci Stepanov’un uzun yıllar süren çalışmaları sonucu ulaştığı veriler bunun, etkisini noktalama işaretlerinden alan şiirlerin bir listesinden başka bir şey olmadığı, muhtemelen Kraliçe’nin üç noktalarla (…) yazılmış bir şiiri duyduğunda (Şirazi’nin ‘Aynada Bitmeyen Aynalar’ şiiri olması pek muhtemel) sonsuz susksunluğunun başladığı…

Kraliçe Celile’nin suskunluğu adım adım saraya, şehre, ülkenin ve sessizliğin gidebildiği en uzak mesafelere kadar yayıldı. Karıncaların taşıdığı ekmek kırıntılarının toprakta çıkardığı sese dahi katlanamayan Celile, kendi sessizliğiyle ülkenin sınırlarını aşan koca bir coğrafyayı yok oluşa sürüklüyordu: Önce çocuklu aileler en uzak şehirlere göç etti, sonra çeşitli meslek erbabı ya işyerlerini kapattı ya da onlar da en uzak yerlerde aradılar ekmek paralarını. Askerler hiçbir talim yapamadığından bütün savaş hünerlerini kaybetti. Gerçi onlara artık ihtiyaç yoktu, çünkü kimse bu savunmasız ve kasvetli ülkeyi fethetmek istemiyordu. Kedilerin mırıl mırıl, derelerin şırıl şırıl, güneşin pırıl pırıl sesinin çekildiği Celile’nin ülkesi tacirlerin, serserilerin, savaşçıların ve peygamberlerin çok çok uzağından geçmeyi tercih ettikleri bir vebalı gibiydi.

İbni Hakan el Buhari Şam’ın kenar mahallelerinden birinde yaşayan bir oyuncak ustasıydı. Nasıl çalıştığını yaptıktan sonra kendisinin de hatırlayamadığı oyuncaklar yapardı. Japon Çocuk Folkloru Enstitüsü’nün çalışmalarıyla derlenen verilere göre el Buhari’ye ait olduğu kesinleşen oyuncakların sayısının 16 olduğu söyleniyor. Belki ulaşılamamış kayıtlarla birlikte bu sayının en fazla 19 olduğu da belirtiliyor. Buhari’nin bir oyuncağı 2-3 yılda yaptığını ve bunu da ihtiyacı olan birine düşük bir ücretle verdiği bir efsane olsa da geçimini asıl oyuncak tamirciliğiyle sağladığını Arap tarihçiler de doğruluyor. Bugün Kahire Tarih, Şam Devlet ve Tokyo Oyuncak müzelerinde el Buhari’ye ait toplam yedi sesli oyuncak bulunuyor. Henüz keşfedilemeyen bir teknikle konuşan bebek, öten kuş, havlayan köpek oyuncakları münzevi bir yaşam sürdüren El Buhari’nin hiç istemediği halde ününün bütün Arap coğrafyasında yayılmasına neden olmuştu.

El Buhari 39. yaşının ortalarında bir akşamüzeri elindeki aletleri çalışma masasının üzerine bırakıp mangalda ağır ağır pişen kahvesine bile bakmadan dükkânından çıktı ve bir daha geri dönmedi. Aylar süren yolculuğunun sonunda Kraliçe Celile’nin ülkesine geldi. Kimse kim olduğunu, nereden geldiğini sormadı. Ve hatta kimse bu kasvetli ülkeye bir yabancının gelmesine de şaşırmadı. Ve kimse sarayın loş, karanlık koridorlarından Celile’nin odasına çıkan el Buhari’yi engellemedi.


Vaktiyle Beatriz Viterbo’nun öyküsünde anlattığım o şeyi el Buhari de görmüştü Celile’nin odasında: Her şey sonsuz sayıda şeye denkti, çünkü her noktasından her şeyi açıkça gördü. Kabarık denizi, tansökümünü ve günbatımını, siyah bir piramidin merkezindeki örümcek ağını tüm berraklığıyla gördü. Sanki aynadaki gibi onda kendilerini izleyen çok yakın bitimsiz gözler gördü. Gezegendeki bütün aynaları gördü ve hiçbiri onu yansıtmadı. Otuz yıl önce dükkânının sokağındaki bir evin avlusunda görmüş olduğu döşemelerin aynısını gördü. Salkımlar, kar, tütün, maden damarları, su buharı gördü. Çöllerdeki tümsekleri ve kum tanelerinin her birini gördü. Çocukken okuduğu bir kitabın her sayfasıyla her harfini aynı zamanda gördü. Koyu kanının dolaşımını, aşkın birleşimini ve ölümün dönüşümünü gördü. Celile’nin yüzünün bütün açılarından yeryüzünü, yeryüzünde Celile’nin yüzünü gördü. Kendi iç organlarını gördü ama sadece onları gördü. Celile’nin başka bir yüzünü gördü, başka bir yüzünü gördü, başka bir yüzünü gördü, başka bir yüzünü gördü, başka bir yüzünü gördü, başka bir yüzünü gördü, başka bir yüzünü gördü… Ama yetmedi, daha fazlasını görmek istiyordu, daha fazlasını, her şeyi görmek istiyordu. “Daha fazlası yok” dedi yıllar süren suskunluğunu bozan Celile, “her şeyi anlattım”.
“Ben” dedi el Buhari yaşlı gözlerle, “beni anlatmadın.”

Medine’li tacirlerin sıkıntıyla yazılmış gelir-gider defterlerinde el Buhari’nin, güneşten alınmış bütün sözlerde kendini bulmak için suskunluğa gömülmüş nice kraliçeyi konuşturduğu ama bunun hâlâ bir işe yaramadığına dair dipnotlara rastlanmıştır ki Kabala'yla uğraşan Yahudi bilginlere göre el Buhari bir oyuncak ustasıydı.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

D-DÜNYANIN EN GÜZEL SESLERİ


35'inde ve şarkı söylüyor. Dünyanın en iyi sesi falan değil. Öyle derdi de yok zaten. Belki derdini anlatmanın farklı yollarını arıyor. Belki şarkı söylemek bir şeyin bedeninden kaynaklandığını en iyi hissettiği şey. Belki rutini kırmak, katlanılmayacak pek çok şeye direnmek. Ya da sadece öyle işte, şarkı söylüyor, gerisi o kadar da önemli değil.
Önemli, o kadar çok önemli ki. Dünyanın en güzel sesi. Daha iyisini dinlemedim. Kim Gordon mu, yanına bile yaklaşamaz.Ve bu konuda çok objektifim, çünkü o benim arkadaşım ve onu çok seviyorum.


17-18'inde herhalde. Grubun vokalisti. Blues söylüyor. Janis Joplin'i yorumlamış bir de kısacık boyuna bakmadan. Birileri videoya almış bir barda çaldıklarında. Nasıl da ciddi. Arada su içiyor boğazı kuruduğunda. Belli ki sahnede şarkı söylemeyi seviyor, ama o kadar da büyütmüyor, çok önemli değil. Önemli, o kadar çok önemli ki. İnanın ki bu kadar hüzünlü blues söyleyen birini dinlememişsinizdir. Billie Holiday de dahil.Ve bu konuda çok objektifim, çünkü o benim arkadaşım ve onu çok seviyorum.


Artık kimse iyi müzikten anlamıyor.

11 Mayıs 2010 Salı

H-HAYAL


Seni o kadar çok hayal ettim ki artık bir hayalsin.

Victor Hugo

F-FEMME FETTAN -2



FİTNE: Ateşle yakma, ateşe atma. Sınama, sınav. Fikir ayrılığı ve kargaşa Yoldan çıkma. İç savaş.

FETTAN: Fitne eden, sınayan .

MEFTUN: Aklını kaybetmiş, büyülenmiş. Yanmış, baştan çıkmış.

F-FEMME FETTAN-1

‘Femme Fatale: Sevilmeyen Kadın’ iyi bir yazı. Bir kere derdini açık ve güzel anlatıyor. Yani keyifle okunuyor. Sorun ne?

“Öyleyse ‘Femme Fatale’ın hem ataerkil sistemce hem de klasik feminist söylemce dışlanışı bir sürpriz olmamalı. Çünkü ‘fatale’ kendisinden başkasını sevmez ve de kendisinden başkasına hizmet etmez. Fatale hiç kimsenin kadını olmadı.”


Bu son paragraf... ‘Fatal’ın dışlanmasının bir sebebi “kendisinden başkasını sevmemesi”. Narsisist yani. Bunu mu öneriyor yazar. Bu iyi bir şey mi?

(…) “çağımızın yaşayan ‘femme fatale’ı Madonna evlenip iki çocuğa karışmış ve hepimizin gözleri önünde evcilleşmiştir.”

Femme fatale yaşayan bir karakter değil, edebiyatın, sinemanın yarattığı bir tip. Bazı kadınlar okudukları romanda, seyrettikleri filmdeki tiple özdeşleşirler, işte bu benim derler ya da o kadınlardan yola çıkarak edebi, sinematografik tipler yaratılır. Hangisi önce, hangisi sonra, başta bunun önemi yok. Görsel imajların gittikçe daha güçlendiği zamanlarda yani sinema çağında sanki imaj yaşayan karakteri koşullamaya başlamış, bazı kadınlar kendinde olan yanları sinematografik bir karakterde görmenin ötesinde, “öyle” olduğunu varsaymış, aslında öyle olmaya çalışmış gibi. Yaşayan bir karakterle bir imaj hiçbir zaman örtüşmez, imaj gerçek karakterin “gereksiz” kısımlarının sanki safraymış gibi atıldığı, “işte bu ben” denebilecek bir yoğunluk hali. Femme fatale bir imaj, edebi-sinematografik (ya da bir pop ikonu) bir tip. Bazen bu çakışır ve Madonna gibi gerçek bir karakterle örtüşür. Evet... Ama örnek sorunlu gibi. Bir pop ikonunun ne kadar “gerçek” olduğu ayrı bahis, sistemin ona uygun gördüğü yeni imajının “ehlileşmiş fatale” olduğu ise asıl mesele. Çünkü... Madonna kadın, şarkıcı, oyuncu, anne.. belki komik biri, saksıda çiçek yetiştiriyor falan. Bir tane Madonna yok yani. Taş gibi göğüslerle çocuk emzirme ihtimali fatale’a uymuyor. Oysa belki emzirmiştir. Belki soğan falan da doğramıştır. Bu da uymaz. Evet, eğlence endüstrisi Madonna’ya yeni bir imaj biçmiş olabilir ama bu sadece onun başka yanlarının da olduğu anlamına da gelebilir. Belki de ‘Madonna pozu’ndan artık sıkılmış, neyse o halini göstermek istemiştir. Kendi sterotipleştirilmiş femme fatale imajına reddiyedir belki.

“Ölüm ve aşk oyununu şahsında birleştiren “fatale” karadul örümceği misali erkekte vajinafobyayı uyandırmaktadır. Kadının vajinafobya ile erkekte iktidar sahibi oluşu feministlerce, kadının “vücut” yoluyla yaptığı bir eylem olmasından dolayı aşağılanır. Yoksa kadın entelektüel işlevlerde (politika-bilim-sanat) erkekle yarışmalı; beyin-akıl bölümünü ataerkil sistemde olduğu gibi erkeklere bırakmayıp vücuda saplanmamalıdır. Bu düşünce klasik Platoncu ve sonrasındaki aydınlanma çağı zihniyetinin bir ürünüdür ve maneviyatın madde üzerindeki üstünlüğüne dayanır.”


Savaşta ve barışta erkeklerin cinsel organlarını ceza aracı olarak kullandığını biliyoruz. Bunu değiştiremiyorsak ya da bunu değiştirmenin bir yolu olarak kadın (femme fetale) kendi cinsel organını ceza aracı olarak kullanabilir. Bir çeşit intikamcı. Hadi diyelim ki, olabilir. İntikamcı ezilenlerin hislerinin tercümanı olur, düşmanı paralize eder, korkutur. Yani bunun iyi bir şey olduğunu varsayıp işe yarayacağını kabul edelim. Yine sorun “femme fatale kimdir”e geliyor. Bir imaj mı, gerçek mi? Bir imaj olarak femme fatale’ı sevmemiz tam da onun intikamcı halinin bizde yarattığı katharsisle ilgili. O iktidarlı adamın göt olmuş haline bakıp Marlene Dietrich’i, Rita Hayworth’ü Jeanne Moreau’yu seviyoruz. Gerçekteyse ne oluyor. Çok ender durumlar hariç kadınlar erkekleri sikemez. Fiziksel mânâda değil. Erkeğin kendini sikilmiş, aşağılanmış, paralize olmuş, “vajinafobyaya uğramış” hali hâlâ istisnadır. Hele ki iktidarından edilmiş olsun bir de. Olan şudur: “Hepinizi siktim” dediği anda “yaşayan femme fatale” çoğunlukla sikilmiş olur.

Vajinanın ve işlevlerinin maddi (vücuda ait), beynin ve işlevlerinin manevi (ruha ait) olduğunu söylemek kadar saçma bir şey olabilir mi? Mide ve işlevleri ne, maddi mi manevi mi? Feministler “vücut yoluyla” yapılan eylemleri aşağılar mı, Platoncu ruh-beden ayrımının devamı bir fikirle? Eğer bu doğruysa sporu, dansı ya da vücuda vurgu yapan başka şeyleri de mi aşağılar feministler? Yoksa vücudun ve işlevlerinin araçsallaştırılmasına, vajinanın intikam organı olarak kullanılmasına mı karşı çıkarlar.