23 Eylül 2010 Perşembe

H-HAYAT BERBAT





















“…dudaklarımda bir alay hamile kadına düşük yaptırabilecek bir gülümsemeyle…”

(...)

“Fakirliğin farkına vardım, çünkü acıkmıştım.”

(...)

“Bu işlem tiksindiriyordu beni. Gerekliliğini hiçbir zaman anlayamamıştım. Gizlice tek başına bu işi yapmak, hadi neyse. Fakat birbirini tanımayan insanların restoran salonlarında olduğu gibi bir araya gelmeleri; ya da eş dost arasında, şölen veya aile yemeği ismini vererek toplanmaları, benim gözümde edepsizliğin dikâlâsıydı. …Elâlemin önünde alenen yemek yenmesi ne kadar eğlenceli ve trajikti, ne kadar da iğrenç.”

(...)

“Yeryüzünde evrenin seyredilebileceği noktayı bilseydim, oraya koşar, toprağa bir kazık sokar, ona asılır ve düşerken dünyayı da peşime katarak kendimi boşluğa atardım.”

'Hayat Berbat', Léo Malet, 1948

19 Eylül 2010 Pazar

O-O ANA ADANMIŞ






















“...eğitimi... sanatçıya toplumsal olarak uzlaşmaya varılmış bir dizi hüner kazandırmıştır.”

(...)

“Estetik gücün şemaları, ekonomik gücün amblemleri olmaya uygun düşüyordu.”

(...)

İlkel ile Profesyonel


“Max Raphael, tüm sanatın amacının ‘nesneler dünyasını parçalamak’ ve bir değerler dünyası kurmak olduğunu söylemiştir. Marcuse sanattan, bu haliyle dünyanın ‘toptan reddedilişi’ diye söz eder.”

(...)

“Özgürlük arayışımız genişlemekte, onu yaşayışımızsa daralmaktadır.”

(...)

Magritte ve Olanaksızlık

“Kentin zamanı -ücretli saatlerin zamanı- her eve egemendi.”

(...)

“Gelecek olan, kazanılacak-olan, var olanın içini boşaltır.”

(...)

Ralph Fasanella ve Bir Kentin Duyumu


“Yaşarken, kendinden önce ve sonra gelen tüm anları dışta bırakan an, hemen herkes için bedensel acı anıdır.”

(...)

Francis Bacon ve Walt Disney


“...gösterinin amaçları simgeseldir : hemen hiç kullanılmayan bir gücü gösterir”

(...)

“Gerçek şudur ki kitle gösterileri birer devrim provasıdır : stratejik hatta taktik provalar değil, devrimci farkındalığa ulaşma provaları.”

(...)

Kitle Gösterilerinin Doğası


“O bir tek insanın taşıdığı olanakların dünyadaki simgesiydi.”

‘Che’ Guevara



'O Ana Adanmış', John Berger, 1988

B-BİTİK ADAM

















İnsanlara baktığımızda yalnızca sakatları görürüz.

(...)

Aslında bizi birbirimize dostluğumuzun duygusallık taşımaması bağlıyordu.

(...)

Elli yaşımızı geçtikten sonra kendimizi hain ve karaktersiz buluruz. (…) Nedeni elli yaşındaki birinin elli yaşını geçince duyduğu sınırı aşma utancıdır.

(...)

Aynı şeyi her zaman bambaşka bir şeymiş gibi içime alma sanatına sahiptim, bunu çok geliştirmiştim.

(...)

Tüm yaşamımız boyunca acemilikten kaçarız, ama o bize hep yetişir ve bizi geçer, diye düşündüm ve biz bu acemilikten kurtulmak için ömür boyu büyük yoğunlukla çabalarız, ama o bizi hep geçer.

(...)

Sonunda kendi başarızlığına âşık oldu, hatta vuruldu diye düşündüm.

(...)

Kendi kendime Wertheimer’in herhalde aslında mutlu olduğunu, çünkü mutsuzluğunun hep bilincinde olduğunu, mutsuzluğundan sevinç duyabildiğini söyledim. (…) çünkü çoğu kişiyi biz mutsuzluklarını ellerinden alarak mutsuz kılarız.

'Bitik Adam', Thomas Bernhard, 1983

K-KATI OLAN HER ŞEY BUHARLAŞIYOR



















“...bizler, kendimizi bugün kendi modernliğinin köklerinden kopmuş bir modern çağın ortasında buluyoruz.”

(...)

“Rousseau ’moderniste’ sözcüğünü 19. ve 20. yüzyıllarda kullanılacağı biçimiyle kullanan ilk kişidir.”

(...)

“...toplumun yepyeni güçlerinin iyi işlemesi için ancak yepyeni insanlar tarafından yönetilmesi gerekir...” (Marx)

(...)

“...modernliğin diyalektik devinimi ironik bir biçimde kendi itici gücüne, burjuvaziye karşı döner.”

(...)

“...modernizmin ayırt edici özelliklerinden biri de bizzat soruları soranlar ve verdikleri yanıtlar sahneden çekildikten sonra bile soruların havada yankılanır kalmasıdır.”

(...)

“...tarih bütün kostümlerin saklandığı bir depodur.”

(...)

“(modernliğin 19. yüzyıldaki eleştirmenleri) hepsi de modern bireylerin bu yazgıyı anlayacak ve bir kez anladılar mı onunla mücadele edecek yetide olduğuna inanıyorlardı. ...Modernliğin 20. yüzyıldaki eleştiricileriyse, diğer insanlarla böylesi bir duygudaşlıktan ve insanlara inançtan tümüyle yoksundur.”

(...)

“...çağdaş dünyada hiç kimse ‘dışarıda’ değildir ve olamaz.”

(...)

“...(modern yazar) topluma sırtını döner ve tarihin ya da toplumsal hayatın süreçlerinden geçmeksizin karşılaşır nesneler dünyasıyla.”

(...)

“(modernizmi sadece bir dert gibi gören düşünceye dair) iki yüzyıldan beri modern hayatın temel olguları haline gelmiş ‘tüm toplumsal ilişkilerin kesintisiz sarsılışını, bitmek bilmeyen belirsizlik ve heyecanı’ hesaba katmaz.”

(...)

“Faustvari tasavvur ve tasarımlara yaşlı Goethe’nin çağında bir yer bulmak istersek, bu yer o çağın ekonomik ve toplumsal gerçekliğinde değil, radikal ve Ütopyacı hayallerindedir, dahası, o çağın kapitalizmi içinde değil sosyalizmi içindedir.”

(...)

“...burjuva toplumunun inşa ettiği her şey yıkılmak üzere inşa edilmekte. ‘Katı olan her şey’ –sırtımızdaki giysilerden onları dokuyan tezgâh ve makinelere, makinelerin başında çalışan insanlara, işçilerin yaşadığı ev ve mahallelere, işçileri sömüren şirketlere, kasabalara, şehirlere, koca koca bölgelere ve onları içine alan uluslara kadar- bütün bunlar ertesi gün yıktırılmak, dağıtılmak, parçalanmak, yerle bir edilmek üzere yapılıyor. Öyle ki ertesi hafta yeniden işlenebilsin ve bütün bu süreç, inşallah sonsuza değin, tekrar tekrar, çok daha kârlı şekillerde devam etsin”

(...)

“...akla gelebilecek her türden insan davranışı ekonomik açıdan mümkün, ‘değerli’ olduğu açıdan itibaren ahlaki açıdan kabul edilebilir hale gelir; kazanç sağladıktan sonra her şey uyar.”

(...)

“...bir komünist nihilizm, daha çekici ve ilginç olmakla birlikte, burjuva selefinden çok daha sarsıcı ve parçalayıcı da olabilir; çünkü kapitalizm modern hayatın sonsuz imkânlarını en alt çizgide durdururken Marx’ın komünizmi, özgürleşmiş benliği sınırsız insani uzamlara yollayabilir.”

(...)

“Burjuvazi şimdiye kadar onurlandırılmış ve hürmetle karşılanmış tüm etkinlikleri çevreleyen haleyi çekip aldı. Doktoru, hukukçuyu, rahibi, şairi, bilgi adamını ücretli işçiye dönüştürdü.”

(...)

“Modern profesyoneller, entelektüel ve sanatçılar, proletaryanın mensupları olduklarından ancak iş bulabildikleri müddetçe yaşarlar ve... ancak emekleri sermayeyi artırdığı müddetçe iş bulabilirler. Kendilerini parça parça satmak zorunda olan bu işçiler diğer her ticari mal gibi birer metadırlar dolayısıyla rekabetin iniş çıkışlarına, piyasanın dalgalanmalarına tabidirler. Bu yüzden, ancak sermayesi olan birileri onlara para verdiği sürece kitap yazabilir, resim yapabilir, fizik ve tarih yasaları keşfedebilir, hayatlarını idame ettirebilirler. Ama burjuva toplumun baskıları o düzeydedir ki karşılığını vermeden, yani eserleriyle şu veya bu şekilde ‘sermayeyi artırmadan’ kimse onlara para vermez. Onların beyinlerini sömürerek kâr sağlamaya istekli bir işverene ‘kendilerini parça parça satmak’ zorundadırlar. Kendilerini en kârlı şekilde arz edebilmek için uğraşıp didinmeleri gerekir; sırf çalışmalarını sürdürebilmek için satın alınma imtiyazı uğruna (çoğu kez amansız ve acımasızca) rekabet etmek zorundadırlar. Eser tamamlandığında onlar da, diğer tüm işçiler gibi kendi emeklerinin ürününden koparılmış olurlar. Malları ve hizmetleri satışa çıkarılır ve yazgılarını belirleyen içkin bir hakikat, güzellik veya değerden yoksunluk- değil, ‘rekabetin iniş çıkışları, piyasanın dalgalanmaları’ olur. Marx, büyük düşünce ve eserlerin piyasa gerekleriyle engelleneceğini ummaz: Modern burjuvazi düşünceden kâr sağlama konusunda son derece kaynak yaratıcıdır. Gerçekte olan şudur: Yaratıcı süreçler ve ürünler yaratıcılarını dehşete sürükleyecek biçimlere dönüştürülür ve kullanılır. Ama yaratıcıları buna karşı koyamaz, çünkü yaşayabilmek için emek güçlerini satmak zorundadırlar. Entelektüeller işçi sınıfı içinde kendilerine özgü bir konum işgal ederler: Bir yandan özel imtiyazlar, ama bir yandan da özel ironiler doğuran bir konumdur bu. Burjuvazinin sürekli yenilik yaratma talebinden kazanç sağlamaktadır. Bu onların ürünleri ve yeteneklerinin satışa çıktığı pazarları genişletir. Çoğu kez yaratıcı cesaret ve imgelemlerini teşvik eder ve –yeterince açıkgöz ve beyinlerine duyulan ihtiyaçtan faydalanabilecek kadar şanslılarsa-işçilerin çoğunluğunun içinde yaşadığı müzmin sefaletten kurtulmalarını sağlar. Öte yandan –yabancılaşmış ve kayıtsız olan çoğu ücretli işçinin aksine- çalışmalarıyla kişisel bağları olduğu için pazardaki dalgalanmalar onları çok daha derinden etkiler. ‘Kendilerini parça parça satarken’ sadece fiziksel enerjilerini değil zihinlerini, duyarlıklarını, en derin hislerini, düş ve hayal güçlerini, neredeyse her şeylerini satmaktadırlar. Goethe’nin ‘Faust’u dünyada bir şeyleri değiştirebilmek için ‘kendini satmak’ zorunda olan entelektüelin arketipini sunar bize. Faust aynı zamanda entelektüellere mahsus ihtiyaçlar karmaşasını da cismanileştirir: Onları harekete geçiren güdü, sadece tüm insanlarla paylaştıkları hayatlarını idame ettirme ihtiyacı değil, aynı zamanda iletişimde bulunma, diğer insanlarla birlikte olma arzusudur. Fakat kültürel emtia piyasası kamusal ölçekte bir diyaloğu gerçekleştirmek için tek bir medya sunmaktadır: Bir düşüncenin modern insanlara ulaşabilmesi ve onları değiştirebilmesi için pazarlanması ve satılması gerekir. Dolayısıyla, entelektüellerin piyasaya bağımlı olmalarının tek nedeni karın doyurmak değildir. Tinsel beslenmeleri için de buna muhtaçtırlar –ki beslenmeleri için piyasaya tam olarak güvenemeyeceklerini de bilirler.”

(...)

“En yıkıcı fikirlerin bile piyasanın aracılığıyla ortaya çıkmak zorunda olduğunu gördük. Bu fikirler insanları cezbedip etkiledikçe piyasayı da genişletip zenginleştirecek ve böylece ‘sermayeyi artıracaktır’ İmdi Marx’ın burjuva toplumuna ilişkin görüşü doğruysa bunun devrimci düşünceler için pMmm oazar yaratması hiç de ihtimal dışı değil. Bu sistem sürekli devrim, kıpırdanış, kışkırtma gerektirir: Esnekliğini ve cevvaliyetini koruyabilmesi için; yeni enerjileri sahiplenip massedebilmesi, yeni etkinlik ve büyüme zirvelerine ulaşabilmesi için daima ileri itilmesi ve zorlanması gerekir. Bunun anlamı da kapitalizme karşıt olduğunu ilan eden insan ve hareketlerin pekâlâ kapitalizmin ihtiyaç duyduğu türden birer uyarıcı olabileceklerdir. Burjuva toplumu, gerek vazgeçilmez yıkma ve geliştirme güdüsü, gerekse yarattığı vazgeçilmez ihtiyaçları tatmin etme ihtiyacından ötürü, kaçınılmaz olarak, onu yıkmayı amaçlayan radikal düşünce ve hareketleri üretmektedir. Ama gelişme kapasitesi kendi iç olumsuzluklarını olumsuzlamasını da mümkün kılar: Karşıtlıkla beslenmesi, baskı ve kriz içindeyken huzur içinde olduğundan daha güçlü olmasını; husumeti dostluğa, düşmanlarını zoraki müttefiklere dönüştürmesini mümkün kılıyor.”

(...)

“...Marx’ın bütün dünyayı dev bir atölyeye dönüştürmek istediği...(Adorno)”
“Çoğu kez en ciddi yazarların yazdığı birçok modern yazı büyük ölçüde bir reklam metnine benzemektedir.”

(...)

“Söz konusu hikâye M. Balzac’la ilgilidir (ve kim böyle büyük bir dehaya ilişkin bir anekdotu, ne kadar önemsiz olursa olsun, dinlememezlik eder): Bir gün kendini güzel bir resmin –kırağıyla ağırlaşmış, serpiştirilmiş birkaç kır evi ve orta halli köylülerle bezeli, melankolik bir kış sahnesi- önünde durur ve ‘Nasıl da güzel’ diye bağırır, ‘Ama ne yapıyorlar o kır evinde? Neler düşünürler? Üzüntüleri nedir –Bu yıl hasat iyi miydi acaba? Hiç şüphesiz ki ödeyecek faturaları var” (Aktaran Baudlaire)

(...)

“Bulvarlar onları dolduran insanlara neler yaptı, peki? Baudlaire en çarpıcı etkilerinden bazılarını gösterir bize. ‘Yoksulların Gözleri’ndekiler gibi, âşıklar için bulvarlar yeni bir sahne yaratmıştı: Kamunun içinde özel olabilecekleri, fiziksel olarak yalnız kalmadan baş başa olabilecekleri bir mekân. Muazzam ve sonsuz akıntısına kapılıp bulvarda dolaşırken kendi aşklarını her zamankinden daha canlı biçimde, dönen bir dünyanın tek sabit noktası olarak algılayabiliyorlardı. Gelip geçenlerin kalabalığında fantezi peçelerini aralayabilirlerdi: kimdi bu insanlar, nereden geliyor, nereye gidiyorlardı; ne istiyor, kimi seviyorlardı? Başkalarını gördükçe ve kendilerini onlara gösterdikçe –genişlemiş ‘gözler ailesi’ne katıldıkça- kendilerine ilişkin tasavvurları da zenginleşiyordu.”

(...)

“19. yüzyıl kentselliğinin ayırt edici işareti bulvardı, patlamaya açık maddi ve insani güçleri bir araya getiren bir araç; 20. yüzyıl kentselliğinin köşe taşıysa otoyol oldu, yani onları darmadağın etmenin aracı. Garip bir diyalektik görüyoruz burada. Modernizmin bir tarzı diğerini yok etmeye çalışarak harekete geçiyor ve kendini tüketiyor. Üstelik bunlar hep modernizm adına yapılıyor.”

(...)

“Rusya’nın azgelişmişlik çağının en göze çarpan özelliklerinden biri, topu topu bir kuşağın ömrünü kapsayan bir zaman akışında dünyanın en büyük edebiyatlarından birini yaratmış olmasıdır.”

(...)

“...hiddet ve nefret mesajının altında düşmanın sevgisini kazanmayı isteyen aşağılık özlemi yatmaktadır.”

(...)

“...modernleşme sürecinin henüz kendini bulmadığı, görece geri ülkelerde modernizm fantastik bir karaktere bürünür. Çünkü toplumsal gerçeklikle değil fantazilerle, seraplarla, düşlerle beslenmek zorunda kalmıştır.”

(...)

“Çoğu kez süren ve büyüyen modernliğin bedeli sadece ‘geleneksel’ ya da ‘modern öncesi’ kurum ve çevrelerin değil –işte asıl trajedi burada- bizzat modern dünyanın en canlı, en güzel şeylerinin de yıkımı oluyor.”

(...)

“Bu çağın ruhundan doğmuş birçok yaratı gibi park yolun anlamı ve güzelliği, Versailles şatosunda olduğunun aksine, tek bir gözlem noktasından kavranamaz. Ancak hareket ederek, trafik kurallarının elverdiğince bir yol üzerinde giderek görülebilir. Dönemimizin mekân-zaman duygusu en iyi araba sürerken hissedilebilir.”

(...)

“Dostoyevski ‘insanlığa’ duyulan sevginin, gerçek insanlara duyulan nefretle birlikte gitmesinin modern politikanın ölümcül tersliklerinden biri olduğu konusunda uyarmıştı bizi.”

(...)

“Ben bir yurtseverim –Brooklyn 14. Sokak yurtseveri, burada büyüdüm. Amerika Birleşik Devletleri’nin geri kalanı bir fikir, tarih ya da edebiyattır benim için. Bunun dışında yoktur.” (Henry Miller)

(...)

“Geçmiş modernizmlerin çoğu kendilerini unutuş yoluyla bulmuştu. 1970’lerin modernistleriyse kendilerini anımsayarak bulmak zorunluluğuyla karşı karşıya kaldı.”


'Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor', Marshall Berman, 1982

18 Eylül 2010 Cumartesi

K-KÖTÜ ÇOCUK TÜRK






















“…arzuyla doyumu arasındaki gerilimden pekâlâ haz da alınabileceği…”

(...)

“Bastırılmış olan geri dönmüştür evet, ama bastırıldğı biçimiyle değil.”

(...)

“Arzuyu önündeki mutlak engelle tanımlayan, bu sayede ona bütünsel bir yapı kazandıran, her bir tek isteği bir büyük kültürel talebe, bir dünya meselesine dönüştüren hikâye ortadan kalkmıştı.”

(...)

“Ben de isterem… Her şeyi istiyoruz, hemen şimdi.”

(...)

“Türkiye’nin yakın tarihinde kısa sayılabilecek bir süre içinde, merkezinde adaletin durduğu bir talepler toplamından, merkezinde özgürlüğün durduğu bir talepler toplamına geçildi.”

(...)

“…ölümden söz etmenin kamusal dili, onu tümüyle dışsal bir travma olarak ele alan, yabancı ama uyarıcı bir afete dönüştüren pornografik bir dildi.”

(...)

“Ölüm hayatımızdan kovulurken ondan boşalan yeri cinsellik almış, ya da cinsellik tabu olmaktan çıkınca onun yerine ölüm tabulaştırılmıştır.”

(...)

“Çocuk hem masumiyeti, bozulmamışlığı ve saflığıyla bir özlem nesnesidir; hem de doğumundun başlayarak terbiye edilmesi, bir bilgi ağıyla kuşatılması gerektiğine göre aslında yırtıcı, vahşi ve tehlikeli bir doğaya sahiptir.”

(...)

“…Atay’ın benimsediği romantik tersine çevirme de –çocuk toplumlarda bir saflık, bir samimiyet, bir bozulmamışlık görme, oradaki sıcaklığa, çocuksu gurura sığınma ihtiyacı da- kendini bir kez daha Batı’nın tuttuğu aynada görmek demektir…”

(...)

“…Anlatılınca ‘söylem’ olur, bunun farkındadır yazar; ama anlatılan da bir söylem hatasından ibaret değildir, bunun da farkındadır.”

(...)

“…Suad yabancı idealleri benimsediği için değil, Dostoyevki’den gelme bir karakter olduğu için değil, ‘çeviri’ bir intiharla canına kıydığı için de değil, kendi kaçınılmaz gecikmişliğinin yeterince farkında olmadığı, bu zorunlu devralınmışlıkla yüzleşmediği için, yani Tanpınar bunu bir roman malzemesine dönüştürmediği için eğreti bir karakterdir. Bu yüzden bir iç sesi yoktur. Sanki bünyemizi fazlasıyla yansıttığı için, yazarı onu ‘bünyemize aykırı’ bir fikir olarak erkenden safdışı etmiştir.”

(...)

“…eleştirmen daha ilk cümlede nesnesinden esirgenmiş olan doluluğa işaret eden, her şeyin sahicisinin dolu dolu orada, ‘dışarıda’ olduğunu söyleyen, edebiyatta dış borçlanmanın kaydını tutan bir Batılı gözlemciye dönüşmüştür.”

(...)

“…özgünlük arzusunun ardındaki milliyetçi refleks…”

(...)

“…bizim kendimizi sahici hissedebilmemizin yegâne teminatıdır züppenin varlığı.”

(...)

“…orada gördüğümüz karikatür, kendi arzularımızın tatsız bir karikatürü olduğu için bizde öfke uyandırıyordur.”

(...)

“(roman) ‘novel’…yenilik.”

'Kötü Çocuk Türk', Nurdan Gürbilek, 2001

Y-YERDENİZ BÜYÜCÜSÜ



















“...şahinin çağrıldığında gelmesini sağlayan asıl ismini öğretti.”

(...)

“-Ama daha hiçbir şey öğrenmedim
-Çünkü benim ne öğrettiğimi henüz keşfedemedin.”

(...)

“Duyabilmek için susmak gerekir.”

(...)

“...güce sahip olup da onu kullanmayacak kadar akıllı olmanın...”

(...)

“Göz göze geldiklerinde, ağacın dallarında bir kuş ötmeye başladı. O anda kuşun şarkısını, çeşmeden havuza dökülen suyun dilini, bulutların biçimlerini, yapraklar arasında dolanan rüzgârın başını ve sonunu anladı: Kendisinin de, güneş tarafından söylenmiş bir söz olduğunu hissetti.”

(...)

“...yıllarını yavaşça kullandığı için....”

(...)

“Bu taşı bir elmas yapabilmen için onun gerçek ismini değiştirmen gerekir.”

(...)

“...büyü denen şey bundan oluşuyordu, yani bir şeyi gerçek ismiyle adlandırmaktan. ...Birçok güçlü büyücü tüm hayatlarını, bir tek şeyin arayarak geçirirler; tek bir gizli veya kaybolmuş ismi arayarak.”

(...)

“...büyücü olduğunda, bu oyunun bedelinin, oynarken gerçekten uzaklaşıp, benliğini kaybetme tehlikesi olduğunu öğrendi. Bir insan, kendine ait olmayan bir biçimde ne kadar uzun süre kalırsa, tehlike o kadar büyük olurdu. ...Büyücü bu işi o kadar sık yapıyormuş ki, içindeki ayı büyümüş ve adam ölmüş; sonunda gerçekten bir ayı olmuş ve ormanda kendi küçük oğlunu öldürünce, halk tarafından yakalanıp öldürülmüş.”

(...)

“...saygısını belirtmek için gözlerini elleriyle kapadı.”


'Yerdeniz Büyücüsü', Ursula K. Le Guin, 1968

17 Eylül 2010 Cuma

M-MÜHÜRLENMİŞ ZAMAN





















“Gelişmeyen, nerdeyse durgun bir karakterde, ihtirasın baskısı aşırı derecede yoğunlaşır ve bu yüzden adım adım gelişen bir insanda olduğundan çok daha belirgin ve inandırıcı bir şekle bürünür. ... Benim bütün ilgim, görünüşte dingin, ancak esiri oldukları ihtiraslar yüzünden içsel gerilimle dolu karakterlere yöneliktir.”
“Kullanıma açık olan tek şey, canlandırılan görüntülerin derin anlamını bulup keşfetmeye yarayan şeydir. Karmaşık bir düşünce ve şiirsel bir dünya görüşü, asla, ne pahasına olursa olsun, fazla açık, herkesçe bilinen olgular çerçevesine sıkıştırılmamalıdır.”

(...)

“Güzel, gerçeğin peşinde koşmayanlardan kendini gizler”

(...)

“Yaşam, var olmak için kendine koyduğu hedeflere uygun bir ruh geliştirmesi için insana tanınmış bir süreden başka bir şey değildir.”

(...)

“... filmin temel taşı, olgusal biçimleri ve görüntülere içinde kaydedilmiş zamandır.”

(...)

“... insan yitirilmiş, kaçırılmış ya da henüz erişilememiş zaman yüzünden sinemaya gider.”

(...)

“Özgün estetik ölçütlerin varlığı uyanmakta olan bir bilince işaret eder.”

(...)

“Zevkleri incelmiş, iç dünyası zengin bir insan için ise kalıplaşmış, sözüm ona ‘nesnel’ bir yargı olamaz”

(...)

“İyi yazabilmek için önce dilbilgisi kurallarını unutmak gerekir.”

(...)

“Bir filmi yapma düşüncesine nereden gelindiğinin asla unutulmaması...”

(...)

“Hayır, ‘arayış’ ya da ‘deneysellik’ gibi sözleri sanatla bağdaştırmaya çalışmaktan daha saçma bir şey olamaz. Bu sözlerin ardında güçsüzlük, kofluk, hakiki bir yaratıcı bilincin eksikliği ve acınacak bir kibirlilik yatıyor. ‘Arayış içinde olan sanatçı’ : Bu sözlerin ardında ne de cansız bir küçük burjuva zavallılığı yatar. Sanat, bir bilim değil ki deney yapmaya izin versin. Deney yalnızca deney düzeyinde kalırsa, yani her sanatçının bir filmi tamamlamak için aşması gereken o sanatçıya özgü çalışmanın bir aşaması olarak kalmazsa, o zaman sanatın asıl hedefine ulaşılamamış olur.”

(...)

“...sanat alanında bir insan başka bir insandan nasıl daha ileride olabilir?”

(...)

“Bir planda zaman akışını sezemediğimiz bir film asla düşünülemez”

(...)

“Her türlü sanatın kaçınılmaz olarak kurguya başvurduğu, yani bölüm ve parçalar arasında bir seçme yapıp sonra onları yeniden bir araya getirdiği sık sık tekrarlanan doğru bir sözdür. Film görüntüsü ise yalnızca çekim çalışmaları sırasında oluşur ve bir planın içinde varlığını korur. Bu yüzden çevirim aşamasında, planın içindeki zaman akışına çok özen gösterir, bu akışı eksiksiz bir şekilde yeniden inşa edip sabitleştirmeye dikkat ederim. Kurgu ise, yalnızca zamanı artık belirlenmiş planları düzenler, bu planlardan, damarlarında canlılığın güvencesi olan zamanın değişik ritimler içinde pompalandığı filmin canlı organizmasın yaratır.”

(...)

“ Kurgu kesimi ve yapısı, sanıldığının aksine, filmin ritmini doğurmaz. ...Filmin ritmini, kurgulanmış planların uzunluğu değil, onların içinde geçen zamanın yarattığı gerilim belirler. ... Filmde zaman, kurgu sayesinde değil, ona rağmen akıp gider”

(...)

“Nasıl durmaksızın akan ve değişen hayat her insana, her bir anı kendince hissetme ve kendince anlamlı kılma olanağı tanıyorsa, bir film şeridinde kusursuz bir şekilde sabitleştirilmiş, ama çekimin sınırlarından taşan bir zaman onun içinde yaşayabiliyorsa zaman içinde yaşayabilir.Sinemanın özgünlüğü işte bu karşılıklı etkileşimde yatar.”

(...)

“...Zamanın örtüsü altından çıkabilme yeteneği...”

(...)

“Sinema doğası gereği nostaljiktir.”

(...)

“Sanat doğası gereği aristokrattır ve dolayısıyla halkın arasında bir tür seçmeye başvurur.”

(...)

“...Ayzenştayn’ın kurgu diktası da bence, sinemanın özgün etkisinin genel temellerini zayıflatır... Bu yöntem, edebiyat ve felsefeden farklı olarak sinemanın özgün algılanış biçimi sayesinde sunduğu en büyük imtiyazı, seyircisinin elinden almaktadır; yani seyircisini beyazperdede olup bitenleri kendi yaşamı olarak algılama, zamanı dondurulmuş bir deneyimi en kişisel deneyim olarak devralma ve kendi hayatıyla perdede gösterilen arasında bir ilişki kurma olanağından mahrum bırakmaktadır.”


'Mühürlenmiş Zaman', Andrey Tarkovski